21 Kasım 2009 Cumartesi

Nasıl yapılır?

"Enformel grup, işyerinde aynı koşulları paylaşan, aynı havayı soluyan işçilerin oluşturduğu bir gruptur. Bazen iki, bazen on kişi olabilir. Formel bir yapısı, ilişkisi yoktur. Grup kendi içinde kendi dinamiğini yaratır... “kendiliğinden”, koşulların gereği oluştuğunda bir emir-komuta hiyerarşisi yoktur...

İşçi konseylerinin/komitelerinin fetiş hale getirilmesi, enformel grubun yok sayılmasına, sınıfın kendi içinde yarattığı örgütlenmenin önemsenmemesine yol açmıştır. Konsey/komite gibi yapıların emir-komuta zinciri içinde oluşturulacağını düşünen bu tarz, ne yazık ki genellikle hüsrana uğramıştır...

Gramsci’nin, sezgisel olarak fark ettiği ama açıkça dillendiremediği enformel gruptan mayalanan işçi konseyleri, tam anlaşılamamış, militan bir mücadele veren bu konseylerin arkasındaki grubun yaratıcılığı görülemediği için de konseyler fetişleştirilirken, asıl maya tutan çekirdek grup yok sayılmış, sonra da emir komuta zinciri içinde konsey/komite oluşturulabileceği düşünülmüştür...

Sınıf adına hareket eden siyasal yapılar/özneler bu enformel grupları önemsemese de sermaye cephesi bu grubun önemini çok iyi bilir... emek tarihçilerinin, sendikacıların, işçi sınıfı adına siyaset yapanların görmediği bu alan, sermayenin ve onun adına araştırma yapan sosyologların, psikologların, yönetim bilimcilerin üzerinde en çok çalıştığı alandır... denilebilir ki Hawthorne Araştırmalarından (Western Electric şirketinin Chicago fabrikasıdır, burada Elton Mayo’nun yaptığı ve psikolojik, ekonomik ve fizyolojik kriterlerin işçi performanslarında ve örgütlenme biçimlerindeki yansımalarını inceleyen araştırmaları daha sonra yönetişim alanındaki bir çok çalışma ve araştırmaya ilham kaynağı olmuştur, a.ç.) Toplam Kalite Yönetimi’ne kadarki yaklaşık yüz yıllık arayışlar, işçilerin iş yerlerinde bazen bilinçli olarak, bazen kendiliğinden ama farkında olmadan oluşturdukları bu enformel örgütlenmenin temelini oluşturan grupları, direnç merkezlerini “çökertmektir”. Kuşkusuz buradaki temel amaç işletme hedefleri ile tüm çalışanların hedeflerini örtüştürmektir, bir başka ifade ile işçilere işletmenin hedeflerini kabul ettirip, çalışmalarını da bu amaca ulaşmak için yoğunlaştırmaktır. Verimliliği, üretimi artırmak adı verilen bu süreç, kuşkusuz işçiler açısından, sömürüyü artırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır... Farkında olarak ya da olmayarak bu bu enformel örgütler/gruplar kapitalist çalışma tarzına, emek ve üretim süreçlerine karşı koyarlar...

Taylorizmde işçinin kimliğine, kişiliğine önem verilmez, o üretim sürecinin mekanik bir parçası olarak algılanır... Taylor’a göre işçiler, az çalışma ve tembellik eğilimi içindedir. Ancak az çalışma ve tembellik eğilimi içinde olan işçiler, şayet standartlaştırılmış iş yöntemleri, ehliyet, yetenek ve kapasitelere göre iş dağıtımı gibi, kısaca işlerin yönetimin belirlediği çerçevesinde yapılmasını benimserlerse iş verimliliği artacaktır...

Enformel grup/örgüt, Hawthorne araştırmalarının “tel bağlama gözlem odası”ndaki “deney”de kendisini ele vermişti! Buradaki işçiler, gözlemciye rağmen, şirketin uygun görmediği davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor, açık bir şekilde üretim sınırlamaya girişiyor, yüksek ücret önerilmesine rağmen üretimi kendilerince uygun bir düzeyde tutup, artırmıyorlardı...

15-16 Haziran isyanı (1970 senesinde yürürlüğe konmaya çalışılan ve sendikal hakları engelleyen yasaya karşı İstanbul’da düzenlenen büyük yürüyüş ve çatışmalardır. 16 Haziran’da sıkı yönetim ilan edilerek sustururlur, a.ç.) büyük ölçüde bu enformel gruplara dayanır. DİSK’in birkaç gün sonra yapmak istediği mitingden önce fabrika fabrika eylemlerin başlaması, akın akın yola çıkılması basit bir sendikal örgütlenme vs.’nin ürünü değildir...

Aselsan’da tam da psikologların, işletmecilerin, davranış bilimcilerin tanımladığı anlamda, iki üç kişilik bir grup bir yerde “büyük bir yemek boykotu olacak” diye kendi aralarında, olmayan bir şeyden söz ederler, şaka olarak. Bu iki üç kişilik “enformel grubun/örgütün” olmasını diledikleri bir eyleme yönelik dilekleri, o konuşmaya şahit olan işçilerce fabrikaya yayılır. İzleyen günlerde artık bir yemek boykotu yapmak kaçınılmazdır. Kuşkusuz görev de “söylentiyi” çıkaran gruba düşer. Umulmadık bir şekilde herkes bu boykota katılır...

LC Waikiki’ye taşeronluk yapan MEHA’nın işçilerinin görkemli eyleminin (4 Mart 2009 tarihinde kriz nedeniyle şirketin yaptığı usulsüz toplu işten çıkarmalar sonrasında başlayan ve 75 gün süren eylemler, a.ç.) arkasında da bu enformel grup vardır... Saliha (Saliha Gümüş), herkesin korktuğu, işini kaybetmemek için çabaladığı bu işyerinde çalışma koşullarına, düşük ücretlere, geç ücret ödemelere karşı ilk eylem girişimlerinde yalnız bırakıldığını dile getirdikten sonra, bir sonraki eylemde onlar makinaları durdurmadıkça kendisinin de durdurmayacağını söyleyerek bir enformel grup çağrısı yapar. Bu çağrı yankı bulur ve birbirlerine güvenen işçiler aralarında grupları oluşturmaya başlar. Aslında kimse de bu oluşumdan haberdar değildir! Ama ikili, üçlü, dörtlü vs. Gruplar oluşmaya başlar ve ortak eylem örgütlenir. Sonuç, enformel grupların başlattığı ve başarı ile sürdürdüğü bir eylem olur..."

Yüksel Akkaya, "Örgütlenmenin Kayıtdışısı", Birikim, sayı 246.

05 Ekim 2009 Pazartesi

Kadınlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor

İstanbul Bilgi üniversitesinde düzenlenen "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda kadınların daha çok çalışıp daha az kazandığı biyolojik ayrımcı sistemi tartışılmış, Bianet'teki haber şu şekilde:

İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda konuşan araştırmacı-yazar Christia Wichterich, "Kapitalizmin yarattığı son finans krizinin yapılan maskülen müdahaleler nedeniyle büyüdüğünü" söyledi.
Doç. Dr. İpek İlkkaracan da her şeyin metalaştığı piyasa ekonomisinde büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bakım emeğinin metalaşmaması hakkında bilgiler verdi.
"Ekonomik krizin, ekonomik ve toplumsal krizlerle ilişkisine daha bütüncül yaklaşımlar. Yaşanan krizin içinden geleceğe bakış" başlıklı panelin kolaylaştırıcılığını Heinrich Böll Stiftung Derneği'nden Dr. Ulrike Dufner yaptı.
ilk konuşmacı Wichterich, "Yaşanan bütün krizlerde olduğu gibi son finans krizinde de bir çeşit sosyal bağımlılar haline getirilen kadınların daha çok çalışmaya başladıklarını, buna rağmen paralarını alamadıklarını" söyledi.
Krize neden olan maskülen sorunların şimdi insanlara çözüm olarak sunulduğunu kaydeden Wichterich, "bu kocaman bir yalan" dedi. "IMF'nin krizin yoğun olarak yaşandığı ülkelere 'çözüm' için verdiği paraların o ülkelerin bakım, sosyal güvenlik ve çocuk yardımı gibi alanların azalmasından başka hiçbir işe yaramadığını" belirtti.
"Dışsal çözümler yerine içeriden çözümler üretmek ve bağımlı ekonomiler yaratmamak gerektiğini" ifade eden Wichterich, "çözümlerin tutarlı, anlaşılır, sosyal ve çevresel olmadığı taktirde işe yaramayacağını" anlattı.
Panelin diğer konuşmacısı İlkkaracan ise "Şu an üzerinde durulan finansal kriz. Çevre ve gıda krizleri ise her nesil tarafından konuşulmadan bir sonraki nesle aktarılarak büyüyor" dedi.
İş gücünün yeniden üretilmesi gerektiği bakım emeğinin piyasanın dışında tutularak cinsiyet eşitsizliği doğurduğunu kaydeden İlkkaracan, "yaratılan piyasa içi ve dışı ekonomilerin şehirleşme, gelişme, büyüme gibi nedenlerle birbirinden kopuk alanlar haline gelmesinin bu eşitsizliğin doğmasına neden olduğunu" söyledi.
"Marksist feminizme göre hane halkı iki ayrı alanda uzmanlaşıyor. Erkekler piyasada işçi, kadınlar da ev emekçileri oluyorlar. Kapitalizm ve ataerkil sistem birbirlerini çıkarları nedeniyle destekliyor. Biyolojik tarihsel materyalizm bu durumu kapitalizm yeniden ortaya çıktığında kadınların biyolojik olarak doğurganlığının olması nedeniyle eve yönlendirdiği şeklinde yorumluyor. Anaakım iktisat teorisi ise kadınlar ve erkeklerin daha üretken oldukları alanlarda uzmanlaşmalarının normal olduğu görüşünde. Olması gerek bu diyor."
"İş gücüne katılmanın karar alma mekanizmalarında da yer almak anlamına geldiğini" belirten İlkkaracan, "evde çalışan kadınların uzak kaldığı bu alanda karar alanlar erkekler oluyor. Bu durum kamusal alanda da dışlanmayı getiriyor ve kamusal alanda hiyerarşi doğuyor. Bunun nedeni de artık tek güç sayılan paranın erkeklerde olması" dedi.
"Kadın sadece evden sorumludur" algısının bilinçli bir şekilde yaratıldığını vurgulayan İlkkaracan konuşmasını şöyle bitirdi:
"Cinsiyet ayrımcılığına olanak veren işgücü piyasası yaratıldı kadınlar yaratılan piramidin en altında kaldılar. Daha az para alıp daha çok çalıştırılarak belli alanlara atılıyorlar. Kadınların ev içi ve dışı mesaileri ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı ile dışarıdaki işleri olmak üzere üçe katlanırken erkeklerin mesailerinde hiçbir artış olmuyor."

haber: Bawer Çakır

24 Eylül 2009 Perşembe

Pres

17 Eylül 2009 Perşembe

En yüce değer emek değil serbest zaman!

Teknolojinin mevcut düzeyiyle çalışma saatlerini dört saate kadar düşürebilmek hiç de hayal değil













Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır görüşmediğim bir dostum, telefonda mesajla 'Zaman ne demektir' diye sordu. Düşündüm. Bir fizikçinin vermesi gereken çok cevap olabilir bu soruya, skaler bir büyüklüktür, 'big bang' den ve 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabından alıntılar yapabilirdim. En iyi cevabın Einstein ın verdiği cevap olduğunu düşünüp, "Uzamsız var olmayandır" deyiverdim.

Arkadaşım demek istediğimi anladı mı bilmiyorum. Dünya fizik yılı olarak kutladığımız! 2005 yılı, 100 yıl öncesinde yani 1905'te genel relativite teorisiyle, uzamsız var olmayandır cevabının teorik temelleri atılmıştı. Aynı sözü ilkçağ filozoflarından birinin ifade ettiği, "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" aforizmasıyla da örtüştürebiliriz. Kısaca özetlemek gerekirse zaman kavramı üzerine oldukça düşünülmüş ve tartılmış bir kavram olmaya devam ediyor.

Bilimlerin temel problemlerinden biri

Zaman kavramı temel bilimlerin konusu olduğu kadar toplum bilimlerinin de, özellikle de ekonomi-politiğin temel problemlerinden biri. Üretimin örgütlenmesinde ve artı değerin üretiminde Marx, belirleyici faktör olarak emek-gücü zamanının temel ölçüt olduğunu göstermişti. Bir malın değeri onun için harcanan emek gücü zamanı ile doğru orantılıdır diyordu. (Gerekli emek ve artı emek detayına girmiyorum.) Bilimsel gelişmelerin tekniğe uygulanması ile emeğin niteliğine ve metayı elde etmek için gerekli olan zamana duyulan ihtiyacın giderek azalması, teorik olarak dönemin burjuva iktisatçılarının da görüşüydü. Sosyalistler çalışma saatlerinin düşürülmesi için mücadeleyi zaten veriyorlardı. Böylece işçiler daha az çalışarak aynı ücreti alabileceklerdi. Kapitalizm yine devrimci ve hümaniter misyonunu oynamış olacaktı!

Üretim araçlarındaki mükemmelleşme ile önceden 10 saatte üretilen bir malı şimdi iki saatte bilgisayarlı üretime geçişle çok daha kısa bir zamanda üretmek mümkün olmaktadır, oluyor. Tabii o zamanın bu doğru teorik görüşü her zaman olduğu gibi kapitalizmin mutlak genel yasasına takıldı, pratik öyle olmadı. Kapitalizmde, üretimin amacı kârdır. Üretim araçlarının gelişmesi, üretimin olağanüstü düzeyde hızlı organizasyonu ile bir malın üretimi için gerekli zamanın azalması çalışma saatlerini düşürmeyip, artmasına yol açtı. 1800'lü yılların başından itibaren büyük mücadelelerle 16-18 saatlerden, önce 14, ardından 12, 10 ve nihayet sekiz saate düşen çalışma saatleri belki de burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşta (Ekim Devrimi'ni saymazsak) burjuvazinin en büyük mağlubiyetiydi.
Oysa günümüzde patronlar hem bir malın üretim süresinin düşmesinden dolayı ciddi bir artı emeği kendi hanesine yazıyor, hem de hiçbir ciddi mücadeleye girmeden çalışma saatlerini istisnasız her ülkede ve her iş kolunda giderek artırarak bu artı değeri daha da çoğaltıyorlar. Türkiye de ve dünyada, büyük küçük ayrımı yapmadan özel sektörde neredeyse tüm işletmeler 12 saat çalışmayı kanunlarda olmamasına rağmen zorunluluk haline getirmiş durumdalar.

Özellikle 90'ların başından sonra hız kazanan esnek üretim ve üretimin parçalanarak dünya nın bütün coğrafyalarına yayılışı, başka bir ifadeyle fordist üretimin terk edilişi sekiz saatlik işgünü temel kazanımının da altını iyice oydu.

Oysa teknolojinin bugünkü gelişmişliğiyle günlük çalışma saatlerinin kimi araştırmacılara göre beş kimilerine göre 4 saate kadar düşmesi mümkündür. Sovyetler Birliği'nde birinci beş yıllık planın sonunda çalışma saatlerinin günlük, altı buçuk saate düştüğü göz önüne alındığında bugün için günlük dört saat çalışma süresi hiç de hayal değildir.

Ama Türkiye işçi sınıfı şu an, ki içinde artık memurlar ve hizmet sektöründe çalışanlar da dahildir, bırakalım dört saat lik çalışma sürelerini sekiz saatlik çalışma süresi için bile 1800'lerin başında yeni olgunlaşan sanayi proletaryasının direşkenliğiyle mücadele etmek zorundadır. Bu mücadeleyi yaparken de çok yanlış bir sloganın peşinden artık gitmemelidir. "Emek en yüce değerdir". Hayır, "Zaman, serbest zaman en yüce değerdir." Herhangi bir sendikadan böyle bir slogan duydunuz mu?

Haşim Cem Çelik: Celal Bayar Üniversitesi öğretim görevlisi

07 Eylül 2009 Pazartesi

Çalış! Senin de Olur?



Yaptığımız işten bir adım uzaklaşıp bakalım... Biz eylem* mi yapıyoruz? Bir şirkette ya da fabrikadaymış gibi çalışıyor muyuz? “Çalış... Senin de olur!” diyorlar, ama sadece çok çalışarak çok özgür olamıyoruz. Çünkü genellikle yaptığımız politika değil: çalışmak.. “çalışma, insanları birbirinden farklılaştıran değil, aynılaştıran, onları sadece türün bir üyesi olarak bırakan, türsel ihtiyaçların doyurulmasına tekabül eden ve zorunluluk kategorisine bağlı olan bir etkinliktir; bu nedenle, insansal özgürlüğün ifadesi olamaz”(3). Norman O. Brown, tam da bu nedenle çalışma yerine “iş” kavramını kullanıyor (4). İktisadi aklın her türden yoksunluğa dayalı bir kültür olduğunu savunan Bernard Suits ise, zorundalık çağrıştıran “çalışma” yerine zevk alınırsa yapılan “oyun”u öneriyor: “’oynamak’ yerine yapmak istediğin için yaptığın şeyleri yapmak, ‘çalışma’ yerine de başka birşey için yaptığın şeyleri yapmak ifadelerini kullanabiliriz” diyor (5).

Pınar Selek, “Politika Hayattır”, Amargi, Sayı 11

* Bireyselliğin inşasını tamamlayamadan dünya üzerinde kendimiz olabileceğimiz, kendimizi ifade edebileceğimiz herhangi bir yer bulmamız çok güç. Selek burada eylem derken bu ifade ihtiyacına ve bu ihtiyacın varoluşsal gerekliliğine gönderme yapıyor.

Notlar:
3) Nilgün Toker, “Hannah Arendt Neden Feminist Olamadı”, Amargi, Sayı 1
4) Norman Brown, Ölüme Karşı Hayat, Ayrıntı yay., 96
5) Bernard Suits, Çekirge, Ayrıntı yay., 95

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Saatler

Olmadıkları zamanlardan öncesi ile sonrasını en keskin şekilde işaretleyen ve sayan ayraçları yaşamımızın.
Makineleşme ve ardından kapitalizmin, emek ve işgücü sayaçları.
İnsan yaşamını paraya çevirme ve hayata borçlandırılmalarımızın araçları.
Düzenli darbeleri ile üstüne indiği eti, küçük kuşbaşı parçalara ayırdığı gibi, yaşamı da birbirine eşit, ölçülebilir parçalara bölerek indirgeyen keskin satır.
Herşeyin ölçülebilirliğinin, standartlığının kurnaz tescilleyicisi.
Aynı anda biryerde ve tümdünyada olabilen, tanrıdan daha yaygın teşkilat sahibi, birörnekleştirmenin dahiyane mikro ve makro aracı.
Zamanlarını, farklı kıtalardaki, farklı kültürlerdeki insanların, birbirine bağlayan borsası tahtası.
Sesli uyarıları ile başlamamız gerektiğini hatırlatan bize, emeğimizi dökeceğimiz işlere ve günlere, uyandırıcılar, uyarıcılar. - geç kalma.
Emeğin başlangıç ve bitişini, aralarını yönlendiren düzenleyici, bölücü; parasal karşılığının hassas ölçüm cihazları.
Gizli düzenleyicisi günlük hayatın.
Dışımızdaki saatlerden sonra kaybettiğimiz kaunos - ruhi ve biyolojik, doğal saatlerimiz. Bire karşı üç.
Kaunos’u kollarının arkasındaki tiktaklara gömen, kardeş katili.
Doğumdan mezara en yakın takipçimiz.
Kendini unutturmama kaprisi ile heryerde, alakalı alakasız her cihazda gözümüze batmak için yerini alan şımarık ve yüzsüz illet.
çık hayatımdan, ölçme beni.

Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!

Ranciere, Platonik düşünce çizgisinde gelişen batı felsefesi geleneğinin, emek dökmek zorunda olduğu için boş zamanı olmayan kişilerin varlığına dayanan bir toplum düzenini temellendirmesini ve bu düzenin emekçinin düşünceye cüret etmemesini onun için bir erdem olarak nitelendirmesini ele alıyor. Platon’la başladığı bu okumanın farklı durakları var. Platon’da böyle bir izlek bulmak şaşırtıcı olmazken, bu okuma bağlamında Marx’ın farklı bir perspektiften benzer bir anlayışı üretmesini görmek şaşırtıcı oluyor. Ranciere, diğer okuma duraklarında, Sartre ve orta sınıf yaşamının ve yaşam değerlerinin hegemonyasının eleştirmeni Bourdieu’nun da eleştirel olsa bile aynı felsefe geleneğinden çıkamamasını sorunsallaştırıyor. Ranciere, “filozofa ve zanaatçıya kendi paylarına dağıtılan, zaman ve uğraş bölüşümünü kendi kökensel kuramsal çekirdeği içinde kavramaya ve modern bilimsel söylemlerin çoğunun –ilerici ve devrimci olsalar bile- tohumdaki özünü koruduklarını göstermeye çalışıyor”. (s.258)

Emekten kopuş ve özgürlük zamanı

Ranciere, emek, özgürlük ve düşünce ekseninin yeniden ele alınması ve Ortodoks düşüncenin eleştirilmesi anlamında, Foucault, Arendt ve Agamben çizgisine yerleşiyor. Foucault, Arendt ve Agamben, kapitalist modernliğin tarihini, insanı emeğe, üretime ve verimliliğe zincirleyen bir bakış açısının tedricen ve çoğu zaman da felaketlerle yerleşmesi olarak nitelendirdi. “İnsanın sahip olduğu en yüce değer olarak emek” anlayışı, aslında, üretimin, izolasyonun, “insan kaynaklarının” anlayışıydı. Emeğin doğal kaynağı olarak insan “kaynağı”. Oysa hiç kimse sadece emekçi olmasın! Bu düşünürlerin yaklaşımlarını “emek karşıtlığı” ya da “emek düşmanlığı” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Yaşamda emek dökmek ve yaşamın zorunlulukları içinde debelenmek zorunda kalan insanları –ki hangimiz değiliz- yücelten değil de, kaybolan özgürlük ufkunun yeniden düşünülmesine ve ele alınmasına cüret eden yaklaşımlarıdır bunlar. Ranciere, işçi sınıfının özgürleşmesinin, işçilere özgü değerlerin olumlanması değil, “bu değerleri temellendiren düzenden kopuş, düşünce ayrıcalığını kimilerine, üretim görevini başkalarına veren geleneksel pay dağılımın kesintiye uğraması” olduğunu söylüyor. İşçiyi işçi yapan düzenin topyekun yıkılması! Sürekli ve kesintisiz devrim! Yaratıcı olan, şiirler yazan emekçilerin ürünlerini “işçi kültürü” olarak nitelendiren yaklaşıma karşı, yaratıcılığa ve düşünmeye cüret eden işçilerin yalnızca filozoflara ve sanatçılara tahsis edilmiş düşünce lüksüne “yekten” bir saldırısı olarak okumak. Bu düşünce lüksü ancak işçinin işçi kalmasıyla mümkünse, herkesi işçi yaparak düşünceyi yok etmek değil, kimsenin işçi olmadığı, emek dökmek zahmetinin ortak paylaşıldığı ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği kişiler arası alanda varolabilmesi; yani özgürlüğe eşit olan eylem. Ya da, “özgürlük zamandır”.

Platon ve “ascholia”

Kölelerin köleliği hak ettiğini, çünkü köle olmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar “onurlu” olmadıklarını söyleyen filozofların tiranı Platon, bir kölenin düşünmeye cüret edebileceğini tahayyül bile etmek istemezdi. Fakat Platon’un felsefesi sadece köleleri değil, özgür zanaatçıları da düşünceden dışlıyordu. Platon, iş bölümü kesinleşmiş şehirde, “herkes kendi işini yapsın ve kendi durumuna özgü erdemi geliştirsin” (s.258) diyordu. Zanaatçının erdemi, ancak boş zaman yokluğuyla biçimleniyordu: “ascholia”, boş zamanın yokluğu. “Ama bu ‘zaman yokluğu’ da zaman ve mekanın simgesel bir bölümlenmesiydi yalnızca. Platon, zanaatçıyı salt üretme ve yeniden üretme yazgısından ayıran boş zamanı ve boş mekanı dışlamıştı” (s.264) Başlarını yaptıkları işten kaldırmama ve itaati erdeme dönüştüren zanaatçı ahlakının şehir devleti tarafından biçimlendirilmesi...

... Özgür vatandaş, bedenin ve şehrin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda değildir, yani çalışmaktan özgürleşmiştir. Vatandaşın erdemi, boş zamana –scholia- sahip olarak biçimlenir. Vatandaşlık ancak boş zaman sahibi olarak mümkündür ve ancak boş zaman bir insanı vatandaş yapabilir.

“1844 El Yazmaları”nda komünist işçilerin bir araya gelmesinde, işçi sosyalleşmesinde işçiliği aşan birşeyler görür Marx: “Komünist işçilerin bir araya gelmekteki amaçları öncelikle öğreti ve propaganda. Ama bu yolla yeni bir ihtiyacı da –sosyalleşme ihtiyacını- kendilerine mal etmiş oluyorlar ve böylelike araç gibi görünen şey amaç oluyor. Amacı sosyalleşmek olan meclis, dernek, sohbet onlara kafi geliyor; insanlığın kardeşliği onlar için boş değil, hakikattir ve alın terinin çizgilerini sertleştirdiği bu çehrelerde insanlığın soyluluğu parıldar”. Amaç, yani Antik Yunan’ın vatandaşının özgürlüğünün kırıntıları, 19.yüzyıl sosyalleşmesidir. Amaç, işçinin diğer işçilerle birlikte işçi vasfını aşmasıdır.

Fakat Marx, emeğin ve işçilik durumunun yüceltilmesindeki sorunun farkındadır. “Gotha Programının Eleştirisi”nde, emeğin tek zenginlik ve bütün kültürün kaynağı olmasını kıyasıya eleştirir. “Burjuvaların yanlış olarak emeğe doğa-üstü yaratıcı güç yüklemeleri pek iyi temellere sahiptir, çünkü salt emeğin doğaya bağlı olması olgusundan, emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan insanın, toplumun ve kültürün bütün koşullarında emeğin maddi koşullarının sahibi haline gelen başka insanların kölesi olmak zorunda olduğu ortaya çıkar. Bu insan, ancak onların izniyle çalışabilir ve yaşayabilir”. Yararlı emeğin toplum içinde üretildiğini söylemek, “birey olarak işçiye emeğin koşulu olan toplumun varlığını sürdürmesi”ni öğütler. Yararlı emeği yüceltmek mevcut toplumu yüceltmek olur ama Marx, işçiye mevcut toplumsal düzen yıkılana kadar şiiri yasaklar, çünkü bunun burjuva şiiri olacağını ve işçiye sahte bir yaratıcılık hissi vereceğini düşünür.

Ranciere, eleştirel düşüncede bile korunan bu Platonik nüvelere dikkat çekerken bir sloganı ters-yüz ediyor –bunun tüm tehlikeleriyle birlikte: Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!

Express Dergisi 2009/08 sayısında Jacques Ranciere’in Filozof ve Yoksulları kitabını “Emeğin Metafiziği” başlıklı yazısında inceleyen Göksun Yazıcı’dan alıntıdır.

06 Ağustos 2009 Perşembe

Karakter Aşınması

Kültürel muhafazakarlık aslında yaşamda yokluğu hissedilen tutarlılık duygusunun ifadesinden ibaret. Çünkü sürekli parçalanıp duran, hiç durmadan bozunan kurumlarda kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü oluşturamaz ve bu durum da sıklıkla tezahürünü muhafazakarlıkta bulur. Bu sürekli gerilim karşısıda kişinin dünyaya karşı tavırlarını içeren karakteri de aşınmaya uğrar. Sennett, uzun bir makale olarak kurgulanan kitabında bu karakter aşınmasını konu eder:

“Eski ingilizce kullananların, hatta antikçağ yazarlarının “karakter” kelimesinin anlamı konusunda hiçbir şüphesi yoktu: Karakter, kendi arzualrımıza ve diğer insanlarla aramızdaki ilişkilere yüklediğimiz etik değerdir. Horatius bir insanın karakterinin, onun dünyayla oaln bağlantılarıyla ilintili olduunu yazar. Bu anlamda “karakter”, insanın içinde beslediği ancek kimse tarafından gözlemlenemeyen arzu ve duyarlılıkları ifade eden “kişilik” adlı modern türevinden daha kapsayıcı bir terimdir.

Karakter, asıl olarak duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli boyutu üzerine odaklanır. Karakter kendini, sadakat ve karşılıklı bağlılık, uzun vadeli bir hedef için çaba sarf etme ya da gelecekteki bir amaç uğruna bugünk kimi mükafatları erteleme şeklinde gösterir. Her birimiz, belirli bir anda yaşadığımız duygu karmaşasının içinden bazı duyguları seçer ve içimizde yaşatırız; yaşattığımız bu duygulara karakterimizi oluşturur. Karakter kendimizde değerli bulduğumuz ve başkalarının değer vermesini beklediğimiz kişisel özelliklerimizdir.

Sabırsız, mevcut ana odaklanan bir toplumda, hangi özelliğimizin kalıcı değer taşıdığına nasıl karar verebiliriz? Kısa vadeye kilitlenmiş bir ekonomide nasıl uzun vadeli hedeflere sahip olabiliriz? Her an parçalanan veya sürekli olarak yeniden şekillendirilen kurumlarda, karşılıklı sadakat ve bağlılık nasıl sürdürülebilir? Bunlar yeni, esnek kapitalizmin karakter konusunda karşımıza çıkardığı sorunlardır. (s.10-11)”

Yaşantının, dedelerimizin yapabildiği gibi gelecek kuşaklara aktarılabilecek ve mesellerle dolu bir anlatıya artık dönüşemiyor olmasının nedeni ve zamanda kırılma:

“Yeni kapitalizmin zaman boyutu, insanın karakteri ile bu karakterin süregiden bir anlatıya dönüşmesini engelleyen çılgın zaman deneyimi arasıdna bir çatışma yarattı.

Ancak bugünkü belirsizliğin garip yönü, bunun hiçbir korkunç tarihi felaket olmadan var olmasıdır (Sennett bir önceki paragrafta savaş veya açlık gibi felaketlerden bahseder a.ç.); belirsizlik güçlü kapitalizmin gündelik işleyişine sinmiştir. İstikrarsızlık normal durumdur. Schumpeter’in girişimci figürü, günümüzün sıradan insanı olarak sunuluyor. Karakterin aşınması belki de kaçınılmaz bir sonuç. “Uzun vade yok” anlayışı uzun vadede kişinin davranışını yolundan saptırıyor, güven ve sadakat bağlarını zayıflatıyor; iradeyle davranışı birbirinden koparıyor. (s.30)”

Rutin sıkıcıdır ancak bellek de zamansal ve mekansal bir kategori:

“Ulusların Zenginliği çok uzun bir kitaptır: Smith’in zamanında, yeni ekonomi taraftarları kitabın sadece dramatik ve umut dolu başlangıç kısmına atıfta bulundular. Oysa kitap ilerledikçe daha karanlık hale gelir: İğne fabrikası giderek uğursuz bir yere dönüşür. Smith, iğne imalatında, işlemleri parçalara bölmenin, iğne işçilerine saatler boyunca tek bir küçük işlem yaptırmak ve onları uyuşturucu ve sıkıcı bir işgününe mahkum etmek olduğunu fark etmişti. Rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. Çünkü insanoğlu kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zinen öldüğü anlamına gelir. (s.37)”

Karakter Aşınması, Richard Sennett, Ayrıntı yay.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Çalış ama Alışma

Umur Talu'dan:

"Bu sırrı vermeyecektim ama...
Arabada "Nazar etme ne olur..." gibi yaratıcı sözler bulundurmasam da, çalıştığım odanın bir yerinde, yıllar önce Fransa'dan aldığım bir kart var:
"İnsanoğlu çalışmak için yaratılmamıştır... Öyle olsaydı, yorulmazdı."

Şimdi, "Çalış, övün, güven" denmiş, çalışkanlara iyi not verilen, çalışkanlara prim verilen bir (ve her) memlekette bizimkisi olsa olsa fantezi, küstahlık, şımarıklık sayılır.
Buna zaten sermayedar, bürokrat, siyasetçi, hocalar, büyükler hep kızar da...
Solda veya sosyalist olmayı "Emek övgüsü" ile izah eden, onca "Kapital"in sonunda, onca manifestonun nihayetinde neyin hayal edilmiş olduğunu atlayanlar da öyle yapar muhtemelen.
Oysa...
"Yabancılaşmış emek"in ortadan kaldırılmasına dair hikaye başka bir şey anlatmak ister; çok sayıda insan anlamıştır ama çoğu yanlış anlamıştır.
Neyse...
Zaten "somut durumun tahlili"nden gerçekçi bir hayalin peşine düşen, yanlış biçimde "emek övgüsü" yaptığı sanılıp duran o Marx'ın damadının, Lafargue'ın da "Tembellik hakkı"nın yazarı olması ironidir tabii.

Bodrum'da, öyle sadece kaymağın değil ama her kesimden insanın "gevşeme" çabasına, gayretine ve gerilerek gevşeme telaşına tanık oldum biraz.
Kafamdaki soru şuydu:
İnsanlar başka birisi mi olmak istiyor; yoksa esas aradığı, bulmak istedikleri kendileri midir? (Tabii buna "başka birini bulmak" da dahil!)
Yani esas olan, işteki, ailedeki, memleketteki, kendi her günkü ortamlarındaki halleri midir; yoksa şu arınma, sıyrılma, dinlenme veya çıldırma seferberlikleri mi?
Önünde sonunda süresi belirli, mevsimi kısıtlı, günleri sayılı bir "tatil" kendinden kaçış mıdır, kendine kaçış mı (Başkalarından... daha başka, bambaşka başkalarına kaçış teşebbüsü belki)?
Eğer ikincisiyse, o kısacık zaman diliminde kendine rastlamama, kendini bulamama ihtimali yüksek değil mi ki? Yine hep başkasına öykünme, yine kendini başkalarına beğendirme, bir ötekine benzeme, daha serbest görünse de rutinlere, standartlara, eğlence ve dinlenme kalıplarına uyma endişe, telaş ve kargaşası, çalışma günlerinden de daha uzun ve yoğun bir "tatil çalışkanlığı" kendine kaçmaya fırsat tanıyabilir mi?
"Tatil kalıbı" da bir bakıma "iş"in formatında ise...
Çalıştığın, çalıştırıldığın, alıştırıldığın biçimlerin "öteki yüzü" ise...
Çölde bir vaha illüzyonu ise...
Ey köle...
Biraz nefes al...
Ve tekrar geç yerine!
Duruma uygun olsun diye, iki kitap okuyordum şu ara:
Ne tesadüf!
Biri, Robert Musil'in, 1921'den 1942'de ölümüne kadar üstünde dolaştığı romanı, harika Ahmet Cemal çevirisi, "Niteliksiz Adam" (Yapı Kredi Yayınları):
"İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor...
Sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri, bu hayvanlara özgü berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda...
İnsanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı..."
Biri böyle işte.
Diğer kitap ise Fransa'da halen üniversitede dersler veren Cezayir doğumlu düşünür Jacques Ranciere'in "Filozof ve Yoksulları" (Metis Yayınları, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç) Uzatmayayım.
Bu kitabın özü de şu:
Birileri sadece çalışmalı; birileri ise onlar adına da düşünmeli.
Düzen bu. Birinciler düşünmeye de kalkarsa düzen bozulur.
Esas eşitsizlik bu. Eşitsizliklerin esası bu.
O yüzden de...
Hep çalışma övülür.
Kimler tarafından:
Çalışan, çalıştırılan, alıştırılan çok çok çok sayıda insan adına lüzumlu, önemli, kıymetli her şeyi zaten düşündüklerini kabul ettirenler tarafından.
İnsanın zincirlerini kırması o yüzden aslında emeğe dair bir şey değildir; tam tersine, işten ve ezberden kafasını kaldırıp "Dur yahu, ne oluyoruz" demesine dairdir. Emeği karşısında bile özgürleşebilmesidir.

Öyle işte...
İnsan, çalışmaktan ziyade düşünmek için yaratılmıştır aslında.
Tamam, çalışmak gerekebilir; ama, çalıştıranların istediği biçimde öldürmeyin düşünceyi, kurutmayın düşlerinizi.
İki parmağınız arasından gökyüzüne bakacak ve hiç görmediklerini görecek, hiç düşünmediklerini düşünecek, hiç düşlemediklerini düşleyecek kadar, kendinizden kendinize kaçmayı unutmayın!
Mekan önemli olmayabilir; bu, zamana dair bir şeydir."

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/07/28/calis_ama_alisma

21 Temmuz 2009 Salı

AŞIRI ÇALIŞAN JAPONLAR KASILIYOR

Japonları çalıştıran yeşil çay ve suşi değil, hazımsızlık hapları.

Bunun sebebi; felaket patronlar, eksik uyku, kötü çalışma alışkanlıkları, tuzlu besinler ve mide ülseri.

Nobel ödüllü Avustralyalı Dr. Barry Marshall gelecek hafta Japon'yay geldiğinde, Tokyo’ya bir aziz dokunmuş gibi olacak. Dr. Marshall, Perth laboratuarlarında, genel mide bakterileri ve ülserler arasındaki bağlantıyı ortaya koymuş kişidir. Dr.Marshall, büyük bir bardak bakteri ile ülserin tedavi edelebileceğini ispatlamıştır.

Japon nüfusunun, nerdeyse yarıya yakını için bu kokteyl gereksiz – onlar çoktan rahatsızlığı kapmışlar ve yaklaşık 1 milyon kadarı ülser. Tedavi yani kısa sureli antibiyotik kullanımı, şu anda sadece standart bir tedavi.

Hâlihazırda, Japonlar ulusal midelerinden rahatsızlar. Japonlar boğazlarına kadar, mide asidine karşı kullanılan tertiplere gömülmüş durumdalar ve 2004’de reçetesiz satılan, bitkisel ilaçlara 1,2 milyar Yen ( USD 13,7) harcadılar. İşdeki stres suçlandı.


Bir başka enstantane; işçilerin yarısından daha azı, ücretli senelik izinlerini alınca; dağ gibi 7,2 milyar Yen’lik fazla mesai ücretleri kalıyor, “babalık izni”ne hala karşılar. İşçilerin %41’i 6 saatten az uyuyor. Ölesiye çalışmak, mahkemelerce tanınacak kadar yaygın ve özel bir kelime ile şereflendiriliyor “karoshi”.

Resmi Japon istatistikleri ve OECD rakamlarında gözüken toplam çalışma saatlerindeki hafif düşüş, usta işçiler tarafından şüpheyle karşılanıyor

Tokyo metrosunun vagonları; stresin, fazla çalışmanın ve tükenişin sonuçlarının harika bir incelemesi.

Dün, bir muhabirinde içinde olduğu vagonunda, genç bir kadın ayakta uyurken, sıkıca tutunduğu tutamaç elinden kayınca, ufak bir velvele yaşandı. Kendisi de uyumakta olan ve irkiltilmesiyle diğerlerini de uyandıran, oturan bir yolcunun üstüne doğru tökezledi. Karşılıklı saygı sunmalar ve özürlerin arkasından herkes eski haline geri döndü.

Daha esnek ve yarı-zamanlı işlerin varlığına rağmen, bu işler daha az yetenekli kimseler için uygun bulunuyor. Güvenli bir iş hala süper-insan adanmışlığı ve bunun getireceği stresi içeriyor. Japon işletmeleri bunu değiştirmek ister görünüyorlar ve çözüm için gözlerini dışarıdan gelenlere dikmiş durumdalar.

Yabancılar şu anda Sony ve Nissan’ı işletiyor ve bir kadın Sanyo’nun başına geçirildi. El birliği ile yeni bir kolektif kültür oluşturmaya çalışıyorlar.

Yönetim danışmanı olarak, idaricilere liderlik dersleri veren Brian Martin, bu ölümüne çalışma davranışının değişmesi için yardıma gereksinim var diyor.

Brian’a göre: zayıf organizasyon, gönülsüz temsil, açık hedeflere ulaşmada ve ya ortak amaç için birleşmekte başarısızlık (yöneticiler arasında görülen tipik eksiklikler) etkisiz kalmaya, ofiste strese ve evde sorunlara neden oluyor.

Onun düşüncesine göre; yeniden güçlenen bir ekonomi ve rakiplerin daha modern bir yönetim stratejileri, ihtiyaç duyulan güdüleyici olabilir.

Ancak karşı cepheden kanıtlanmış konular geldi. 2003’de yayınlanan "Japan Journal of Occupational Health", ekonomik refah, borsanın performansı ve ölüm oranları arasında, çok vahim bir ilişki buldu.

1985-1990 yılları arasında hisse fiyatları yükseldi ve işsizlik düştü ancak işçiler arasında ki ölüm oranı arttı. Yani, ne kadar çok çalıştılarsa, o kadar çok öldüler.

Deborah Cameron, Tokyo
http://www.japanprobe.com/?p=55

Çevirtmec: Aiken

09 Temmuz 2009 Perşembe

“Karoshi” ya da “çok çalışmaktan ölmek”

"II.Dünya savaşının yıkımı ardından 1945 ile 1975 yılları arasındaki Japon ekonomisindeki dikkat çekici yükseliş, bedelini ödeyen insanlardan bağımsız değildir. İnsanlar fiziki ya da mental ızdıraplara katlanarak bütün yıl boyunca günde on ya da oniki saat, haftada altı ya da yedi gün çalışmışlardır.

Fakat ilk üç savaşın yıkımından sonra hiçkimse, 40’ların ve 50’lerin beyin ya da kalp rahatsızlıklarından (ekseriyetle akut kalp yetmezliği ve beyin kanaması) dolayı ölen adamlardan daha fazla özel bedel ödememiştir.

Lakin bu durum 80’lerin ikinci yarısında, herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden ve henüz kariyerinin başında olan çok sayıda genç yöneticinin ani ölümleri ile tekrar ortaya çıkmaya ve medya tarafından haberlerde yeni bir fenomen şeklinde ele alınmaya başladı.

Bu yeni fenomen karoshi (kah-roe-shi) ya da “çok çalışmaktan ölmek” olarak hemen etiketlendi ve bir kere ismine ve tarifine kavuştuktan sonra haberi her yana uçarak Japonyanın fiili bir salgın yaşadığı gerçeğini süratle ifşa etti.

Çalışma Bakanlığı istatistiklerine göre 1987’de sadece 21 karoshi vakası bulunurken 1988’de 23 ve 1989’da 30 vaka tespit edilmiştir. Fakat 1988’de ölümlere dikkat çekmek amacıyla kurulan avukatlar irtibat konseyine göre 1990 yılında aşırı çalışan yaklaşık 10.000 kişinin karoshi’den dolayı hayatını kaybetmiştir.

O günlerde, Karoshi Bengo Dan Zenkoku Renraku Kaigi ya da “Çok Çalışmaktan Dolayı Ölümler için Ulusal Avukat İrtibat Konseyi” genel sekreterliğini de yürüten bir avukat olan Hiroshi Kawahito şöyle der: “Küresel dünya, tüketicilere mükemmel hizmet vaatleri ardında kaybolurken, ölçüsüz bir yarış ihtiva eden bu süreç kendi çalışanlarını kurban veriyor.”

Kawahito, çalışanların işleriyle bağlantılı bir karoshi tespit edemediklerini ve Çalışma Bakanlığının endüstriyel kapasiteyi yükseltmek için üretim arttırımını desteklemesinin çalışanların menfaatlerine aykırı olduğunu da ekliyor.

Chiba Kensei Hastanesinin Müdür Yardımcısı ve karoshi konusunda otorite olarak itibar gören bir kişi olan Yoshinori Hasegawa, çok çalışmaktan ötürü hayatını kaybeden kurbanların çoğunun yüz saatten fazla çalıştıklarını söylüyor. Çalışanların fazla mesai ücreti almadıklarını, fakat kendilerine çalışan elit yönetici sınıfının “samuray tarzı onurdan muaf” olduğunu da ekliyor.

Çalışanlar arasında korunan sabit baskı nedeniyle gruplar arası rekabet ve rakiplerin maliyetlerinde pazar payının yükselmesi yüzlerce, binlerce Japon yöneticiyi bu çılgın gidişatın çalışma yönünde tazyikte bulunduğu bir fiziksel baskının girdabına teslim ediyor.

Bu denli yoğun bir çalışmayla geçen senelerden sonra çoğu yönetici boş zamanında dahi dinlenemediğini fark eder. Böylece ciddi stresten kaynaklı sıkıntılar ve sürmenajdan dolayı işlerinden ayrılarak tasviye olurlar.

Kobe Üniversitesinde dış ilişkiler profesörü olan Masaaki Noda, ücretli çalışanların neden çok çalıştıklarını anlamanın zor olmadığını çünkü bu kişilerin kendilerini aile hayatına kapadıklarını ve iş yerinden başka gidecek bir yerleri olmadığını söylüyor."

Boye Lafayette de Mente

http://www.apmforum.com/columns/boye51.htm

çeviri: azcalis

02 Temmuz 2009 Perşembe

Kriz Sonrası Dünya, Çalışma Sürelerini Gözden Geçiriyor.

"Küresel ekonomi çuvallamadan önce, uzun bir geçmişe dayanan ve çalışan kesimin haftalık çalışma sürelerini sınırlayan bir Avrupa geleneği mevcuttu -Avrupa Topluluğu, 48 saatlik çalışma süresi limitini Çalışma Süreleri Yönergesine dayanarak şart koşmaktadır.

Birleşik Krallık ise, işçilerin bu şekliyle daha çok kazanacakları vaadiyle 48 saatlik limit uygulamasının dışında kalmak için direndi. Sürelerin sınırlandırılmasını savunanların elindeki argüman uzun çalışma saatlerinin sağlık problemlerine ve çalışanların sömürülmesine yol açacağı yönündeydi. Fakat, muhtemelen dünyanın en harap sağlık sistemine sahip Avrupa Birliğinde ekonomik gelişme daha öncelikliydi.

“Beklendiği üzere Birleşik Krallık hükümeti uygulamanın (çalışma sürelerinde indirim) dışında kalmak ve ülkelerin çoğunluğunun desteğini almak için Brüksel’de çok çetin bir mücadele vermiştir.” argümanını öne sürüyor İngiliz Sanayi Birliğinden John Cridland “Şaşırtıcı gelebilir ama uygulamanın dışında kalmaktan vazgeçmek bir resesyon içinde bulunduğumuzu göstermektedir ve bu durumda ekonominin en son ihtiyaç duyacağı şey de bir indirim (çalışma sürelerinde) olacaktır.”

Amerika’daki bazı firmalarda çalışma süreleri düşürülmek yerine arttırılmaya başlandı. Thomas Weisel isimli bir yatırım bankası yöneticilerine Paskalya tatili sırasında gönderdiği mesajla “Para kazanamadığımız için ücretleri minimum seviyelere çekiyoruz” şeklinde bir mesaj yolladı.

Sırbistanda ise, haftada dört günlük çalışma süresi tartışılmaya başlandı, uzmanlar sürelerin azaltılmasının ekonomiye de zararı olan iş kazalarının önüne geçeceği yorumunu yapıyorlar. Sırbistan Ekonomik Konseyi üyesi Juric Bajec ise haftada dört günlük çalışmanın üretimi düşüreceğini ve ülkeyi bir resesyonun içerisine sürükleyeceğini söylüyor.

Fakat belki de üretim süreçlerine zarar vermeden ya da çalışanların sağlıklarını ve güvenliklerini kurban etmeden çalışma süresini haftada dört güne çekmek mümkündür. Geçen sene Utah’da enerji sektöründe çalışan bazı işçilerle günde 10 saat ve pazartesiden perşembeye işgünü denendi. Çalışanlar şimdi cumaları tatiller, üstelik üretim seviyesi de korundu ve artık çalışanlar daha az yakıt tüketmeye başladılar. Eğer şirketler ücretleri hakkaniyetli bir seviyede tutmak için gayret sarfederlerse mükemmel bir çözüm gibi görünüyor."

http://bigthink.com/ideas/in-wake-of-crisis-world-reexamines-the-work-week
çeviri: azcalis

16 Haziran 2009 Salı

Haftada 30 Saat Çalışmanın Nesi Yanlış?


30.Mayıs.2009 itibariyle senenin ilk yarısı boyunca milyonlarca iş kaybı oldu, peki kim çalışma sürelerini kısaltarak işi haftaya yaymaktan bahsetti? Cumhuriyetçiler değil, demokratlar bile değil. Peki neden sendikalardan tek bir fikir bile gelmedi.

A.B.D otomotiv endüstrisi organize iş gücünü daha yavaş bir ritme soktu. Birleşik Otomobil Çalışanları Sendikası’nın (United Auto Workers Union - UAW) üst kademelerinde bir tek tartışma konusu vardı; son 50 yılımızı nasıl daha hızlı geri kazanırız? UAW, 1930’larda ve 1940’ larda uygulanmış olan, örgütlenme taleplerinin merkezine haftalık daha kısa çalışma saatlerini alma uygulamasını hatırlamıyor muydu?

Yerel imalat toptan dibe çakıldı ve aynı zamanda bu işler yok oldular. Neden bu ikisi arasında bir bağlantı olmalı? Eğer toplum %10 daha az üretirse neden biz de sadece %10 daha az çalışmayalım? Yüzlerce binlerce yıllık insan varoluşunda işler böyle yürümüyor muydu? İnsanlar ihtiyaçlarını temin etmenin daha kolay yollarını bulduklarında, sadece yapılacak olanı yapmak için daha az vakit harcarlar.

Buna “boş zaman” denir. Boş zaman, tüm yönleriyle kendi kendini yöneten insanları barındıran, demokratik bir toplum için olmazsa olmazdır. Çılgınlar gibi “bir şey” üretmek için çalışmak ve hayatın keyifli yanları için vaktimizin kalmamasındansa, daha az “bir şey” üretip bize daha fazla vakit kalması daha iyi değil mi? Araştırmalar defalarca göstermişlerdir ki; en önemli ihtiyaçlar karşılandığında, daha fazlasına sahip olmak daha fazla mutluluk getirmemektedir. Dahası “iş” stres ile doğrudan ilişkilidir.

İş Gücü – Çevre İlişkisi:

Bu, insanın sinir sistemi için stresten daha fazlasıdır. Daha fazla şey üretmek, toplumun her köşesine daha fazla baskı getirir. Kolektif büyümenin doymak bilmez iştahı, Kuzey Amerika’daki kurtların ve ayıların evlerini yıkar. Afrika’daki şempanzelerin hayata kalabilmeyi başarmış son temsilcilerini, Borneo ve Sumatra’daki orangutanları hızla yok eder. Tropik Mangrov ormanları, plaj-otellerine dönüştürür; aynı parakete usulü balıkçılık yapılarak, insanların yediği her bir balık için 100 deniz canlısının öldürülmesi gibi.

Dünyanın her yerindeki canlılar, havaya, suya ve toprağa serpilen 80,000-100,000 arasında kimyasala maruz bırakılıyorlar. Sayısız klor ve flor molekülü, böcek ilaçları ve plastiklerin içine nüfus ederek bağışıklık sistemini ve yeniden yapılanma sistemini yok ediyorlar. Kurşun, civa ve tabi ki radyoaktif parçacıkların temel yapısı, yaşam sisteminin düşmanlarıdır.

Toksinlerin en sık görülen yapı taşı petroldür. 40 saatten fazla çalışmanın eşdeğeri olan her bir galon petrol insanlığın yakınlarda keşfetmiş olduğu bedava enerjiye en yakın şeydir. Tutumlu bir şekilde kullanılması gerekli bir hammadde olan petrol, birçok gelecek kuşak tarafından tıbbi ve diğer zaruri ihtiyaçlar için kullanılabilecekken ortak kültür tarafından alınan kararlarla gelecek kuşakların gereksinimine rağmen hızla artan miktarlarda telef oluyor.

Bir kuşağı tamamen yok olmaktan kurtarmak için tek yol, birleşik Amerika’nın neslini fazla çalışmaktan alıkoyacak bir kalkan oluşturmayı öğrenmesidir. Çalışanların davranış beklentileriyle ilgili sosyo-psikolojik hava “eğer/ne zaman” sorularından “ ne kadar hızlı arttırabiliriz” e döndü; şirketler aklımızı ve duyularımızı yeşil gizleme perdesiyle karıştırıp, üretim ve dağıtım süreçleri boyunca atmosfere daha fazla CO2 pompalamaya devam ediyorlar.

Hal böyleyken, bizim ekonomik çöküşten mutsuz olmamız ve gezegenin imha edilme işine eski hızından tekrar geri dönmek için dua etmemiz yönünde, şirketler medyada propagandalarını durmaksızın devam ettiriyor. İşte, neden kimse daha kısa çalışılan bir hafta diyen bir sesi talep etmiyor, sorusunu sormanın tam vakti. Neden Doğal Hayatı Koruma, Dünya Yaban Hayatı Federasyonu ve Washington’daki kimi lobiler; bu hastalıklı ortamı tedavi etmede bir seçenek olarak adil iş dağıtımıyla, ekonomik yavaşlamayı önlemeyi başaramadılar?

İş Günü için Mücadele Yüzyılı:

Çalışma saatleri hakkında en ilgi çekici yazılar Karl Marks’ın “Kapital” kitabında bulunur. Pek çok bölüm 19.yy. ekonomi yazımının analitik sitilini yansıtır. 10. bölüm, “Çalışma Saatleri” Marks’ın , “uzun çalışma saatleri işçilerin sağlığına ne yapar” konusundaki ateşli nefretini ifşa eder. Sorun, emekleme aşamasındaki kapitalizmin feodalite altında, iş saatlerini yetersiz bulması ve tatmin edici bir zorla genişletme dayatmasıyla başlar.

Baş gösteren işgücü sıkıntısına cevaben, iş gününün yeterli uzunlukta olmasını sağlamak için İngiltere, 1349 İşçi Kanunu’nu çıkarttı.1562 Elizabeth kanunlarında, çalışma günü yemek saatlerinin azaltılması yoluyla uzatıldı. Kapitalizmin yüzyılında çalışma saatleri günde 12 saate çıkmıştır; Marks, Protestanlıktan gelen kilise tatilinin yok edilişini bir dönüm noktası olarak görmüştür.

19.yy a gelindiğinde, bazı işlerde haftanın 6 günü günde 15 saat çalışılıyor, yanı sıra Pazar günleri de 8-10 saatlik ilave çalışma süreleri ekleniyordu. Cartist Hareket seçimlerde, günde 10 saat çalışılacak vaadi vermişti.

A.B.D. işçi sınıfı organizasyonunun 19.yy.da ulaştığı en üst nokta, 1.Mayıs.1886’da yapılan, 300.000 işçinin katıldığı, 8 saatlik iş günü için grevdir. Haymarket tutuklamaları ve infazları ile Chicago’da ortaya çıkan acımasız baskı; uluslar arası düzeyde 1.Mayıs kutlamalarının ilk kıvılcımını çakmıştır.

Jeremy Brecher’ın yapmış olduğu; klasik tabiriyle günde 8 saat ateşi, 1884 yılında başlamış ve 1886’ya kadar aratarak aşama kaydetmiştir, incelemesi doğrudur.

Öncelikle, günün sözü geçen işçi sınıfı organizasyonlarının önderliği, İsçi Sınıfı Şövalyeleri, 8-saat-işgünü hareketini frenlemeye çalışmışlardır. Sıklıkla taban bir kez kışkırtıldı mı, liderlerini arkalarında sürükleyerek şehrin içine, arkalarına sarkarlar.

İkinci olarak; 1886 grev dalgası, daha önceki işçi sınıfı aksiyonlarından çok uzaktadır “güç için yapılan tüm grev hareketlerini çok üstünde”. 1886, fazla çalışma sürelerini, işe alma ve çıkarma ve de iş organizasyonunu kontrol etmeyi talep ediyordu.

Üçüncü ve en önemlisi; 8-saat-işgünü gayretleri, önce 10 saat işgününün kabul edilmesini bekleyemezdi. İnanılmaz biçimde uzun çalışma saatleri hala uygulanmaktaydı. Başarılı grevin anlamı; pek çok sanayi kolu ve işçi için “çalışma saatlerini 15’den 12’ye veya 10’a indirmek” anlamına geliyordu. Yakın zaman kadar günde 12-15 saat çalışan işçiler, şimdi 8-saat-işgünü talep ediyorlardı.

Kim 40 saatten az çalışmak ister? :

1989’da İspanyol liman işçileri (rıhtım işçileri) ile röportaj yaparken, Barselona’da Juan Madrid ile konuşarak saatlerimi geçirdim. Her yaz o ve eşi aynı ay tatile çıkıp çıkamayacaklarına emin olamadıkları için sorun yaşıyorlardı. Bana inanmaz bir ifade ile “Amerikalı işçiler geçekten senede 1 aydan az mı tatil yapıyorlar” diye sordu.

Ona “İki hafta en yaygını, kimileri 1 hafta tatil yapıyorlar ve kimilerinin ücretli izinleri hiç yok.” diyerek açıkladım. Daha uzun tatillerin desteklenmesinde, onun çalışma haftası, tipik Amerikalı işçiye göre dikkate değer derecede kısalık avantajına sahipti. Avrupa’da bu bir istisna değil kuraldır.

Çalışma haftasını kısaltmak, işçi örgütlerini kaygılandırmıştır. 1930’larda American Federation of Labour, günlük 6 saat çalışma için hükümetin kararlarını ve yasamasını etkilemeye çalışmıştı. Bu uygulama, 1990’da, BMW’nin Regensburg’daki fabrikasına haftada 36 saat olarak denendi. Alman Wolksvagen çalışanları, haftada 28,8 satlik çalışma karşılığında %10 luk ücret kesintisini kabul ettiler. The Digital şirketinin 530 çalışanı %7 kesinti ile, 4 günlük çalışma haftasını kabul ederek 90 çalışanın işsiz kalmasını önledi.

Daha kısa çalışma haftası için kazanılan zaferler bazen geçicidir. Tim Kaminski, 1992 yılında St. Louis Chrysler mini-van fabrikasında, 7 saatlik çalışma süresinden (ücret kesintisi olmadan) artan ekstra boş zamanlarından çok hoşlandığını söylemişti. Ancak, kontratında, bir başka fabrika açılana kadar geçerli olma şartı vardı ki Chryslerin bu yeni fabrikada 2 sene sonra açılmıştır.

Politikacılar daha az çalışma sürelerini desteklemekten bir haberler. Amerikalı senatör Hugo Black, Anayasa Mahkemesine katılmadan önce, 1933’de 30 saatlik çalışma haftasını kanunlaştırmaya çabalamıştı. Çok yakın geçmişte, Fransız Senatosu 33 saatlik çalışma süresiyle ilgilenmiştir.

30 saat iş haftası ile ilgili az bilinen maceralardan biri de mısır gevreği devidir, W.K. Cellog Şirketi. 1930 yılında şirket 1500 çalışanının, haftalık çalışma saatini 8 saatten 6 saate düşürdüğünü açıkladı, böylece Battle Creek’de 300 kişiye yeni iş imkânı doğdu. Haftada daha az çalışılması demek ücret kesintisi demek ancak işçilerin büyük bir bölümü aileleriyle ve çevreleriyle daha çok vakit geçirmeyi tercih etmişlerdir.

Kelogg’un yeni müdürleri, bu kısaltılmış çalışma haftası fikrine hiç de hevesli değildiler. Onlar bir anket düzenlettiler, sonuçta görüldü ki; erkek işçilerin %77’si ve kadın işçilerin %87’si, daha düşük ücret alacak olmalarını bilmelerine rağmen haftada 30 saat çalışmak istiyorlar. Büyük hayal kırıklığı! Bu sefer, yönetim bölüm bölüm, hangi çalışma gruplarının daha fazla para karşılığı haftada 40 saat çalışmayı, daha fazla boş vakte tercih edeceğini araştırmaya başladılar. Onları haftada 30 saat ten vazgeçirmek ne kadar zaman alacaktı? Neredeyse 40 yıl! Kendine daha fazla vakit ayırmak isteği 1985’e kadar çok güçlüydü ancak Kelogg son bölüme kadar haftada 30 saati yok etti.

Kelogg tecrübesi göstermiştir ki, kesinlikle tüm çalışanlar her zaman daha fazla şeyi arzu ederler ve onu almak için gerekli fedakârlıkları yaparlar demek yanlıştır. Karl Marks da, “Çalışma Günü” yazısında benzer bir saptamada bulunmuştur. Dayanılmaz derecede acı veren Lancashire fabrikasındaki anket sonuçları göstermiş tir ki: “ onlar daha az ücrete rağmen haftada 10 saat daha az çalışmayı tercih ediyorlar…”.

Neden haftada 30 saat çalışmaya eleştiriler arttı?:

Bütün bu olanlara rağmen, 21. yüzyılın başından beri haftada 30 saat çalışma tartışılıyor; haftada 30 saat çalışma yeterince kısa değildir! İşe yaramaz üretim dağının arasında mantar gibi çoğalan işsizlik. Artık bir saatlik çalışma ile tüm insanlık tarihinde olandan daha çok üretim yapılabilmektedir. Bütün bunları bir araya getirince, kimsenin haftada 20 saatten fazla çalışmasına gerek yoktur.

Her sene, akıllı insanoğlu, daha az saat iş gücü kullanarak, nasıl daha çok üretim yapılabileceğini çözmeye çalışıyor. Jeffry Kaplan’a ait bir incelemede; 1991 de, her çalışma saati için üretim ve verilen hizmetler, 1948 yılına göre ikiye katlanmıştır. Bu 43 yılda iş gücü verimliliğinin iki kat artmış olması demektir. Jon Bekken, otomasyon ve diğer yeniliklerle, verimliliğin daha hızlı bir gelişim içinde olduğunun tahminini yaparak, her 25 senede ikiye katlandığını hesaplamıştır.

Başka bir deyişle, bir saatlik bir çalışma sonunda, insanların ürettiği miktar her 33 yılda bir ikiye katlanır (10 sene ekleyip çıkarabilirsiniz). Bir çalışma iş gününde üretim miktarını ikiye katlayabilir ya da çalışma saatlerinden yarıya indirerek, aynı miktarda üretim yapabiliriz.

Hem Hoover hem de Roosevelt şirketlerinin yönetimine danışmanlık yapan Artur Dahlberg; kapitalizmin, günde 4 saatlik bir çalışmayla, basit insan ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte olduğunu yazmıştır. İş saatlerinde yapılan etkin bir kısaltmanın, toplumun talihsiz bir şekilde materyalist olmaması için gerekli olduğunu savunur.

1991 yılında bu durum Harvard’lı ekonomist Juliet Schor tarafından; günde 4 saat çalışmanın, yaşam standartlarında bir düşme olmadan mümkün olabileceğini tekrar dile getirmiştir. J. W. Smith de benzer bir şekilde; endüstriyel kapasitedeki üretimin %50 sinden fazlasının, tüketici ihtiyaçlarıyla hiçbir şekilde örtüşmediğini öne sürmektedir. İklim değişikliği ve petrol sorunun zirve yapmasından yıllar önce; Smith, dünyanın bizi destekleme kapasitesini zorladığımız için ekolojik bir kabusla karşı karşıya olduğumuzu, insanlık için gereksiz olan %50 üretimi kısarak, endüstriyel kirliliğin önüne geçeceğimizi ve değerlerimizi koruyacağımızı öngörmüştür.

Yakın zamanda yapılan analizlerde, Smith, Amerikan ekonomisini sektör sektör gözden geçirerek, haftada 2-3 gün çalışmakla yaşam standartlarında bir düşme olmayacağını belirtmiştir.

Daha fazla “şey”lere sahip olmak için, aşamalı olarak daha da güçlükle ilerlemeye çabalamanın hiçbir makul sebebinin olmadığını ve bizi yok edeceğini pek az ekonomist anlamıştır. İngiliz felsefeci Bertrand Russel’da, günde 4 saat çalışmanın ihtiyaç duyacağımız her şey için yeteceğini düşünmüştür.

Russell, 200 yıl önce bu konuyla ilgili yazmış, Benjamin Franklin ile aynı düşünceye sahipti:
“Eğer her erkek ve kadın günde 4 saat faydalı bir şeyin üzerinde çalışsaydı, hayatın gerekli olan bütün gereklilikleri ve konforuna yetecek kadar üretim yapılabilirdi. İstekler ve sefalet yeryüzünden silinirdi ve geri kalan 24 saat boş zamana ve keyfe dönüşürdü” demiştir.

Ben Franklin’in iş günü ile ilgili bu tasarısından bu yana iş gücü çok daha verimli bir hale dönüşmüştür. Nüfusun çoğalması ve insanların zenginliği bir hayat stili olarak arayışı yüzünden toplam üretim, emeğin verimliliğinden çok daha hızlı büyümüştür. Ted Trainer’ın hesaplarına göre 2070 yılına kadar her yıl % 3 lük bir ekonomik büyüme şimdiki toplam üretimimizin 60 kat daha artacağı anlamına gelir.

Bu da, 63 yılda %6000 gibi bir artış anlamına gelmektedir ki bu ormanlar, okyanuslar, vahşi yaşam ve insanlık için hiç de sağlıklı değildir. Eğer çocuklarımızın bu gezende yaşamasını istiyorsak, insanların haftada 20 saatten fazla çalışmasını kısıtlayacak tek bir önemli yasa bu sorunun çözümü olabilir.

Daha kısa çalışmayı durduran nedir?

Daha az çalışma saatlerine engel olmayan bir faktörde insan doğasıdır. Marshall Sahlins’in değerlendirmesine göre; avcı ve toplayıcı toplumlar, haftada 15-20 saatlerini harcayarak, hayatta kalmak için gerekli olanı temin etmişlerdir. Çalışma saatlerini yarıya indirememekteki engelleri hepimiz kendi içimize bakarak görebiliriz. Sağlık güvencemizi, emekliliğimizi ve yaşam için gerekliliklerimizi kaybetme korkumuz buna sebep olmaktadır. Hemen hemen bütün çalışan Amerikan aileleri, iflasa bir sağlık felaketi kadar uzaktadır. Eğer sağlık güvencelerini kaybetme korkusu olmasa, sayısız insan çalışma saatlerini haftada 20 saate düşürmek isterdi.

Emeklilik de benzer bir bariyerdir. Milyonlarca Amerikanlının farkında olduğu gibi emeklilikleri son üç yılda kazandıklarının ortalaması olarak ele alınmaktadır. Yarım gün çalışmak, emeklilik maaşının bilinmeyen yıllarda kesintiye uğramasına sebep olabilir.

Artık işverenlerin, işçilerinin haklarından daha fazla fayda sağlamak için, çalışma saatlerini 40 saatten az gösterdikleri iyi saklanan bir sır halinden çıkmıştır. Bu fazla çalıştırılmakla da aynı etkiyi yapmaktadır. Her ne kadar fazla mesai için daha fazla para ödense de, şirket eğer sağlık güvencesi ve emeklilik için fazladan para ödemiyorsa, kendi hesabına para arttırıyor da olabilir.

Kömür madenlerini kapatmak için kutsal dağların tepelerinden sesini yükselten çevreciler, o tepeninde üstünde, özel sağlık sigortasını, emeklilik planı yapmayıp, sahtekârlık yoluna giden şirketler için, tek ödemeli sağlık güvencesi ve emeklilik maaşının en az 4 katını ödemeleri gibi bir baskı oluşturabilirler. Şayet çevrecilik önem arz ediyorsa…

1. Kanser gibi hızla çoğalan değersiz üretimi durdurmak için haftalık çalışma süreleri düşürülmelidir.
2. Haftalık çalışma süresinin düşürülmesi ancak insanların sağlık sigortaları ve emeklilik planlarında bir eksiltilmeye gidilmeden mümkündür.,

Buna “sosyal harcama” denir. Sosyal harcamalar aynı zamanda toplu taşıma, temiz su, solunabilir hava, zehirli olmayan toprak ve çok az bulunan bir şey: halk tarafından seçilmiş temsilciler tarafından koordine edilen ücretsiz kaliteli halk eğitimi. Bu sosyal harcamalar çevresel bakımdan, sağlık ve emeklilik kadar önemlidir.

Elektriği ve ısıtması olan bir eve sahip olma hakkı da buna dahildir. Evelerinden atılma ve kamu hizmetlerini kaybetme korkusu olmayan insanlar, uzun saatler boyu çalışma konusunda daha az hevesli olacaklardır. Bunlar daha az çalışma saatleri konusunda diğer tüm bariyerlerden daha büyük bir sorundur. Üretim, karlılığın maksimize edilmesi ilkesine dayandırıldıkça, her bir şirket, rekabet koşulları yapmadan önce, çalışma sürelerini arttıracaklardır. Marks’ın net olarak açıkladığı gibi:

“Gün ışığınızın sınırlarından gecenin içlerine kadar çalışma gününün uzatılması…Bir vampirin canlı kanına susuzluk duyması gibi işgücüne susamak…İşgücünü 24 saate yayma, bu kapitalist üretimin doğasında olan bir eğilimidir.”

21.yy.’da bu söylemi şu şekilde değiştirebiliriz; kapitalin iki uzun sivri dişle beslenir: biri işçi sınıfının kanını emerken diğeri Toprak Ana’dan hayatı emer. 20 saatlik çalışma, işgücüyle ezilen çevreci hareketin yardımıyla, çöküşü engelleyen tahta kirişe dönüşür mü? Belki, ama gerekli değildir. Kiriş alçak kalıp, şeytanın yenilenmiş bir güçle yeniden dirilmesine sebep olabilir. 1886’da, A.B.D’li işçiler 8 saat için grev yaptıklarında, ödeme işlemlerinin de ötesine geçip, üretim süreçleri konusunda kontrol sahibi olmak da istediler. Bugün bizim sadece kaç saat çalışacağımız değil, kalite, dayanıklılık ve hangi ürünlerin üretilmesinin gerekli olduğu konularında da ittifak kurmamız lazım. Kesin biçimde çalışacağımız saatlerin azaltılması, büyük çapta şey üretmeyi azaltarak yaşam kalitemizi yükseltmek amacına hizmet ederse, dünya ekolojisini kurtarmaya yardımcı olacaktır.

Don Fitz
(Don Frtiz, 2006’da zorla emekli edilene kadar, haftada 20 saatten az çalışma davasını sürdürdü. O, Greens/Green Party USA üyeleri için, fitzdon [at] aol.com adresinden ulaşılabilecek Synthesis/Regeneration: A Magazine of Green Social Thought dergisinin editörüdür.)

Çeviren: Nekibu, Aiken
Kaynak:http://links.org.au/node/1077



01 Haziran 2009 Pazartesi

Üretim Fantazmı










Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı: üretim fantazmıdır. Hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Üretim biçimini eleştiren düşünceyse üretim ilkesine ses çıkartmamaktadır. Bu düşünceye eklemlenen tüm kavramlar yalnızca üretim adlı biçime hiç dokunmamaktadırlar. Kapitalist üretim biçimi eleştirisi sayesinde elde ettiği o ideal görünümle, karşımıza aniden çıkan da zaten bu biçimdir. Oysa ilginç bir bulaşma yöntemiyle, devrimci söylevi, üretkenlik terimleriyle güçlendirmeye çalışan da aynı biçimdir.
s.13

...neye baksanız karşınıza bir üretim söylevi çıkıyor. Nesnel amaçlara da sahip olsa, kendi kendine büyümeyi de amaçlasa bu üretkenlik sonuçta bir değer gibi algılanmaktadır. Üretim hem sistemin hem de radikal eleştirisinin leitmotifidir! Terimler üzerindeki bu türden bir konsensus insanda kuşku uyandırmaktadır...

...Marx, homo economicus adlı hikayeyi yani sistem, değişim değeri, Pazar, artı değer ve biçimlerinin doğallaştırılma sürecini özetleyen bu miti yıkmıştır. Ancak bunu işgücünü bir eylem olarak ortaya çıkarabilmek, çalışmanın insanın değer üretmesini sağlayan özgün bir güç olduğunu gösterebilmek amacıyla yapmıştır. Oysa bu durumda böyle bir girişimin her türlü insani malzeme, arzu ve değiş tokuş olasılığını değer, amaç ve üretim terimleriyle kodlamaya yönelik bir simulasyon modeli ya da nedensiz bir sözleşmeye indirgeme niyetinde olup olmadığı sorusunun sorulması gerekir. Çünkü her türlü çözüm olasılığı amaç, sayı ya da değerden yoksun bir ortamda üretim, şifre çözümünü zorunlu kılan bir koda benzemektedir. Bu ise dünyayı nesnel bir yoldan dönüştürmeye mahkum edilmiş insanı rasyonel terimlerle açıklar gibi yapan devasa bir bilinçaltı çözümlemesidir. İnsanlar artık hemen her yerde kendilerine sunulan bu değer ve anlam üretim tablosuna göre oynamayı, sorumluluk almayı ve sahneye çıkmayı öğrenmişlerdir... İnsanın kendi kendisinin gösterilenine dönüştüğü, aslında bir yeniden canlandırma düzenine ait olduğu sanılan bu müthiş fantazm, biçimlendiremediği bir kendi kendini dışavurma ve birikim sürecinde değer ve anlamın içeriğini temsil etme gayretindedir.
s.14-15

...”Bir artık değer üretebilecekleri halde!” böyle bir şey üretmeyen ilkeller karşısında her defasında afallanılmaktadır. Gelişmek, üretken olmak istememesi mümkün olmayan Batı için bu olay her zaman bir anomali, üretimin reddedilmesi olarak görülmüştür ki, kendi üretmiş olduğu postulat açısından bunun bir mantığı vardır. İlkellerin “üretici oldukları” düşüncesi kabul edildiği zaman bile daha çok üretmek istememelerinin nedeni anlaşılamamaktadır... Vahşiler “doğa”nın ta kendisidir. “Yeterince” elde ettikleri zaman “üretmeyi” durdurmaktadırlar –bu formülde şaşkınlığa dayalı bir hayranlığın yanısıra ırkçı bir acıma duygusu da vardır. Üstelik bu doğru değildir. Çünkü onlar gerektiğinde “hayatta kalmak için gerekli olanın altına” inmeyi bile göze alarak ürettiklerini şölenlerde tüketmektedirler. Siane’lıların beyaz uygarlıkla ilişkiye geçtikten sonra onlarla yaptıkları değiş tokuş sonrasında ellerinde kalan artığı şölenlere nasıl aktardıklarını çok güzel bir şekilde gösteren Godelier ısrarla: “hemen her durumda ilkel toplumlar bir artık değer üretebilecekleri halde bunu yapmamaktadırlar”; daha da güzeli: “Bu artık, hep potansiyel bir artık olarak kalmaktadır!”, “Görünüşe göre onları bu artığı üretmeye zorlayan hiçbir neden yoktur” demektedir.
s.68-69

J. Baudrillard, Üretimin Aynası

29 Mayıs 2009 Cuma

Modern Dünyanın Mesihi

"çalışma ekonomik bir kavram değil varlıkbilimsel (ontolojik) bir kavramdır, bir başka deyişle yaşayan bir varlık olarak insanın kendisini kavrayan bir kavramdır... (Lorenz’den alıntıyla) hangi görünüme sahip olursa olsun çalışma insanın o sonu olmayan kararlılığının ortaya çıkarak somutlaşmasıdır... çalışma, dış dünyayı insanın iç dünyasının bir parçası olmaya zorlayan şeydir.” (Marcuse, Kültür ve Toplum)




“bir kullanım değeri yaratıcısı olarak yararlı çalışma ya da kısaca çalışma insanın içinde yaşamakta olduğu toplum biçiminden bağımsız olarak var olabilmesi için zorunlu bir koşul, insanla doğa arasındaki töz değiş tokuşuna aracılık eden doğal bir zorunluk öyleyse yaşamsal bir zorunluluktur. Çalışma herşeyden önce insanla doğa arasında gerçekleşen bir eylemdir. İnsan doğa karşısında doğal bir güç rolünü üstlenmektedir. İnsanın gövdesine ait kollar, bacaklar, baş ve eller güçle doannmıştır. Bu güçleri harekete geçiren insanın amacı, yaşamına yararlı bir yön kazandıran maddeleri özümsemektir.” (Kapital, Cilt I)




“Alman işçi hareketinin en büyük yanlışı akıntı yönünde yüzmesi gerektiğine inanmış olmasıdır. Teknik gelişmeyi akıntının gittiği yön yani kendi yüzdüğü yön sanmıştır. Oysa buradan sınai çalışmanın politik başarıyı temsil ettiği düşüncesine geçebilmek için bir adım atılması yeterliydi. Alman işçileri sayesinde el emeği konusundaki eski protestan töresi çağdaş bir görünüm kazanarak yeniden yaşama dönüşünü kutluyordu. Bu karışıklığın izlerini Gotha programında bulabilmek mümkündür. Çünkü Gotha’nın çalışmayı “her türlü zenginlik ve kültürün kaynağı” olarak tanımladığı bir sırada, işin daha da kötüye gideceğini hisseden Marx, itiraz ederek insan yalnızca bir çalışma gücüne sahiptir vs. diyordu. Oysa bu esnada karmaşa giderek büyüyordu. Joseph Dietzgen: “Modern dünyanın Mesihi çalışmadır. Zenginlik çalışmanın iyileştirilmesine bağlıdır, böylelikle bugüne kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını onun başarması mümkündür” diyordu.” (W.Benjamin, Şiir ve Devrim)


27 Mayıs 2009 Çarşamba

Ayinesi İş mi Kişinin ?

Yaşamları boyunca çalışmaktan imanları gevreyen köylülere, kuşaklar boyunca harcadıkları güç karşılığında bir tembellik avansı verilmelidir. Köylü dedem çalışmayı mezara girdiği gün bırakmıştı. Bir devlet memuru olan babamsa çalışma süresini dolduramadan (ölümcül bir hastalık hastası olduğundan bunun bedelini ölerek ödeyecekti), erkenden emekli olmuştu. Bana gelince, dinlene dinlene araştırma yaparak, kısa sürede marjinal bir öğretim elemanı olmamdan dolayı çalışmak nasip olmadı. Çocuklarımsa çocuk bile yapmadılar. Tembellik halkasını gidebileceği en uç noktaya kadar götüreceğiz (Cool Memories II)” (Üretimin Aynası, J.Baudrillard, kapak içi)











Marx'ın ekonomi politik eleştirisine dokunmadan çalışma (üretim)-çalışma olmayan (faydasız uğraş alanı) ayrımının tamamen örttüğü öğretilen yaşantılarımız üzerine bir şey söylememiz imkansız. Faaliyetlerimiz faydanın ve üretimin kriterlerince belirlendiği müddetçe “boş vakit”lerimiz dahi paradigmanın bir parçası. Bugün ekonomi politiğin (Kapitalizmin) bize adeta muştularcasına pompaladığı da işte bu mit.

Fakat fayda temelli insani faalitetin yani emeğin Marx’taki yeri de el üzerinde değil mi? Evet ancak temel bir farkla: Marx’ın sınıf temelli paradigmasında baş rolü oynayan işçi sınıfının nişanesi olan “emek” (ve bağlı olarak üretim ve fayda) üretimin (production) hammaddelerinden biri olarak üretimle paralel şekilde ve sürekliliği asla kesintiye uğramaksızın (nefes alıp vermek gibi yani, şöyle diyor Marx el yazmalarında: “komünist toplumun bir üst evresinde... yani çalışma yalnızca bir yaşama aracı değil temel bir yaşamsal gereksinim haline geldiğinde”) devam eden bir süreç, bir temel yapı taşı iken, yüzyıldan uzun süredir devam eden sendikal direniş ve kapitalistin buna olan düşmanlığının ardında yatan “verimlilik” derdi için de o kadar kamburdur (otomasyon teknolojilerindeki gelişimin de payıyla artan işten çıkarmalar).

Bu hassas konuya elbette ki burada kestirmeden bir yanıt aramaya ve bir yargıya ulaşmaya kalkışmayacağız ancak J.Baudrillard’ın “üretim fantazmı”na ve daha da ötesinde Marx’ın ekonomi politik eleştirisine olan cepheden karşı çıkışına tanıklık etmenin faydalı olacağını da düşünmekteyiz. Baudrillard’ın “Üretimin Aynası” adlı kitabından yukarıda alıntılanacak kısımlar ise bahsedilen bu çatışmadan çok, çalışma ahlakına olan yaklaşımından ve daha az çalışmanın gerekliliğini bizce yetkin bir şekilde gözler önüne sermiş olduğu için seçilmiştir. Daha sonraki iletilerde parça parça yeniden dönülecek kitaptan yapılacak diğer alıntılar ise konuya paralel diğer aforizma öbekleri olacaktır. İyi okumalar...

14 Mayıs 2009 Perşembe

Nereye?


"Büyük kentleri doğumundan beri gözlenen telaş, sinirlilik ve huzursuzluk bir salgın gibi yayılıyor şimdi, tıpkı bir zamanlar veba ve koleranın yayıldığı gibi. On dokuzuncu yüzyılın bir yere yetişmek için seke seke giden kent sakininin hayal bile edemeyeceği enerjiler ortaya salınıyor bu süreç içinde. Herkesin her zaman bir takım projeleri olmak zorunda. Boş zamandan azami yarar sağlanması gerekiyor. Planlanıyor bu zaman dilimi, çeşitli girişimlerde bulunmak için kullanılıyor, gezilerle, akla gelebilecek her türlü mekan veya gösteriye yapılan ziyaretlerle veya sadace mümkün olan en hızlı yolculuk türleriyle tıkış tıkış dolduruluyor. Düşünsel çalışmanın üstüne de düşüyor bütün bunların gölgesi. Rahatsız bir vicdanla yapılmakta bu çalışma, sanki daha önemli bir işten, sırf hayali olsa bile daha acil bir işten zaman çalınıyormuş gibi. Düşünsel çalışma, kendini kendi gözlerinde meşru kılabilmek için, büyük bir basınç altında ve zamana karşı yürütülen hummalı bir etkinlik havasına bürünmek, her türlü derin düşünüşü ve dolayısıyla kendini dışlayan bir çaba olmak zorunda..."

Adorno, Minima Moralia.

05 Mayıs 2009 Salı

Anomi

"Artık tıpkı evrensel bir açlık sorunu olduğu gibi evrensel bir yorgunluk sorunu var. Yorgunluk ve açlık paradoksal olarak birbirlerini dışlıyor: Yerleşik, denetlenemez yorgunluk, sözünü ettiğimiz denetlenemez şiddetle birlikte zengin toplumlara özgüdür ve diğer etkenler arasında özellikle endüstri öncesi toplumların en önemli sorunu olmaya devam eden açlığın ve yerleşik kıtlığın aşılmasından kaynaklanır. Endüstri-sonrası toplumların kolektif sendromu olarak yorgunluk böylece derin anomalilerin, refahın “işlev bozukluklarının” alanına dahil olur. “Yüzyılın yeni hastalığı” yorgunluk, her şey giderilmelerini sağlamaya katkıda bulunmalıyken giderek şiddetlenmeleri çağımızın niteliği haline gelen diğer anomik fenomenlerle bağlantılı olarak çözümlenmelidir.

Yeni şiddetin “nesnesiz” olması gibi bu yorgunluk da “nedensiz”dir. Bu yorgunluğun kas ve enerji yorgunluğuyla hiçbir ilgisi yoktur. Yorgunluk fiziksel sarfiyattan kaynaklanmaz. Kuşkusuz “sinirsel sarfiyat”tan, “depresif olmaktan” ve psikosomatik konversiyondan söz ediyoruz. Bu tür açıklama günümüzde kitle kültürünün parçası haline geldi: Tüm gazetelerde (ve tüm kongrelerde) yerini alıyor. Herkes sinirleri tarafından köşeye sıkıştırılmış olmanın hırçın zevkiyle sanki yeni bir kanıta sığınır gibi bu açıklamaya sığınabilir. Kuşkusuz bu yorgunluk en azından bir şeyi (şiddet ve şiddetsizlikle aynı açımlayıcı işlev) ifade eder: Kas gücünün ortadan kalkmasına, gerilimlerin çözümüne, daha fazla kolaylık ve otomatizme doğru sürekli olarak ilerlediğini sanan ve kendisini böyle gören bu toplum aslında toplu tatmin bilançosunun giderek büyüyen bir açığı itiraf ettiği, bireysel ve kolektif dengenin, kendini gerçekleştiren teknik koşullar çoğaldıkça giderek tehlikeye düştüğü bir stres, gerilim, doping toplumudur.

Tüketimin kahramanları yorgun. Psikososyolojik düzeyde değişik yorumlar ileri sürülebilir. Tüketim süreci fırsatları eşitlemek ve (ekonomik ve statüye ilişkin) toplumsal rekabeti azaltmak yerine, tüm biçimleri altında rekabeti daha da şiddetlendirir ve keskinleştirir. Tüketimle birlikte en sonunda, yalnızca, her düzeyde ekonomi, bilgi, arzu, beden, göstergeler ve itkiler düzeyinde etkili olan totaliter, genelleştirilmiş bir rekabet toplumundayız; artık her şey kesintisiz bir farklılaştırma ve aşırı farklılaştırma sürecinde değişim değeri olarak üretiliyor.

Chombart de Lauwe’la birlikte şunu da kabul edebiliriz: Bu toplum iddia ettiği gibi “özlemleri, ihtiyaçları ve tatminleri” birbirlerine uydurmak yerine, bir yanda rekabet ve toplumda yükselme buyruğu, öte yanda da artık adamakıllı içselleştirilmiş bir hazlarını azamileştire buyruğuyla mücadele halinde olan kategorilerde olduğu gibi bireylerde de giderek büyüyen bir dengesizlik yaratır. Birey, birbirine karşıt bu kadar zorlama altında parçalanır. Eşitsizliklerin toplumsal dengesizliği, bu toplumu giderek uzmanlaşmamış, bütünleşmemiş, “huzursuzluk” içinde bir topluma dönüştürmek üzere ihtiyaçlar ve büyük özlemler arasındaki iç dengesizliğe eklenir. Böylece yorgunluk (ya da “asteni”) modern insanın varoluşun bu şartlarına edilgin bir reddetme biçiminde verdiği yanıt olarak yorumlanacaktır. Ama bu “edilgin reddetme”nin aslında örtük bir şiddet olduğunu ve bu nedenle de diğer biçimleri açık şiddetin biçimleri olan mümkün yanıtlardan sadece biri olduğunu da görmek gerekir. Burada da çift yanlılık ilkesini kullanmak gerekir. Yorgunluk, depresiflik, nevroz genellikle açık şiddete, açık şiddet de yorgunluk, depresiflik ve nevroza dönüşebilir. Endüstri-sonrası toplumunun yurttaşının yorgunluğu fabrika işçilerinin gizli grevinden, iş yavaşlatmasından, “slowing-down”dan ya da okula duyulan “sıkıntı”dan hiç de uzak değildir. Bunların hepsi etin içine doğr u büyüyen bir tırnak gibi söz edilmesi anlamında içe doğru büyüyen karşı koyma biçimleridir.

Aslında kendiliğinden ortaya çıkan görüşün tüm öğelerini tersine çevirmek gerekir: Yorgunluk toplumsal aşırı dış etkinliğe muhalefet eden edilgenlik değildir; tersine günümüzdeki toplumsal ilişkilere ait olan genel edilgenlik zorlamasına belli koşullarda muhalefet edebilir tek aktiflik biçimdir. Yorgun öğrenci, öğretmenin söylemine edilgin bir biçimde katlanandır. İşçi, yorgun bürokrat işindeki tüm sorumlulukları elinden alınan kişidir. Politik “kayıtsızlık”, modern yurttaşın bu donukluğu sadece evrensel oy hakkı olayı hariç, tüm kararlar elinden alınmış bireyin kayıtsızlığıdır. Yorgunluğun, zincirleme çalışmanın ya da büroda çalışmanın fiziki ve ruhsal monotonluğuyla, zorunlu ayakta durma ya da oturma durumlarının, basmakalıp davranışların, tüm devinimsizliğin ve toplumumuzda bedenin tüm ataletinin ve kronik az kullanımının getirdiği kas, damar, fizyoloji katalepsisiyle arttığı da doğrudur. Ama bu temel önem taşımaz, tam da bu yüzden “patolojik” yorgunluk bazı naif uzmanların söylediği gibi (rahatlatıcılar ve uyarıcılarla tedavi edilemediği gibi) sporla ve kas egzersizleriyle de tedavi edilemez. Çünkü yorgunluk bireyin kendisine karşı dönen ve bireyin kendi bedeninde “cisimleşen” gizli bir itirazdır, çünkü bazı koşullarda bireyin çatabileceği tek şeydir. Siyahların Amerikan şehirlerinde kendi mahallelerini yakarak başkaldırmalarına benzeyen bir itiraz. Hakiki edilgenlik sistemle mutlu bir biçimde uzlaşma içinde olmada yatar; keskin bakışlı, geniş omuzlu, sürekli etkinliğine mükemmel uyum sağlamış “dinamik” yöneticideki gibi. Yorgunluğun kendisi bir etkinlik, örtük, yerleşik, kendinin bilincinde olmayan bir başkaldırıdır. Yorgunluğun işlevi böylece aydınlanır: Tüm biçimleri altında “slowing-down” (nevroz gibi) tam ve hakiki “break-down”a engel olmanın tek yoludur. Ayrıca yorgunluk (örtük) bir etkinlik olduğundan Mayıs (68 olayları ç.n.) ayının her yerde ispatladığı gibi aniden açık başkaldırıya dönüşebilir.

Mayıs hareketinin kendiliğinden, tam bir salgın haline gelmesi, oldukça hızlı yayılması sadece şu varsayımdan hareketle anlaşılır: Bir güçsüzlük, yapılış amacına uygun kullanılmama, genelleşmiş bir edilgenlik sanılan şey aslında tevekkülünde, yorgunluğunda, geri çekilmesinde potansiyel bir etkin ve dolayısıyla hemen kullanılabilir güçtür. Dolayısıyla mayıs ayından itibaren geri çekilme de sürecin açıklanamaz bir “tersine dönmesi” değil, açık bir başkaldırı biçiminin örtük bir “itiraz”a (ayrıca itiraz terimi harfiyen sadece bu örtük biçim için geçerlidir: radikal bir değişim pratiğinden geçici olarak kopan sayısız reddetme biçimlerini tanımlar) dönüşmesidir.

Bütün bunlar söylendikten sonra yorgunluğu anlamak için, psiko-sosyolojik yorumların ötesinde, depresif durumların genel yapısına yerleştirmekten başka yapacak birşey kalmaz. Uykusuzluklar, migrenler, baş ağrıları, patolojik şişmanlık ya da iştahsızlık, güçsüzlük ya da kompülsif aşırı etkinlik: Biçimsel olarak birbirlerinden farklı ya da birbirlerine karşıt olan bu semptomlar aslında kendi aralarında yer değiştirebilir, birbirlerinin yerine geçebilir, çünkü somatik (bedensel) “konversiyon” her zaman tüm semptomları taşır, hatta onların potansiyel “konvertibilite”siyle tanımlanır. Oysa –can alıcı nokta da budur- bu depresiflik mantığı (artık organik bozukluklara ya da gerçek işlev bozukluklarına bağlı olmayan semptomların “gezinmesi” anlamında) tüketim mantığının ta kendisini (artık nesnel işlevlerine bağlı olmayan nesnelerin, ihtiyaçların, tatminlerin derin bir tatminsizliğe bağlı olarak birbirlerini izlemesi, birbirlerine gönderme yapması, birbirlerinin yerine geçmesi anlamında) yansıtır. İhtiyaçların akışını ve depresif semptomların “akışkanlığı”nı düzenleyen aynı kavranılamaz, sınırlandırılamaz nitelik, aynı sistematik konvertibilitedir. Bu noktada tüketim sisteminin ve boşalma/bedenselleştirme sisteminin bütünsel, yapısal içerimlerini (ki yorgunluk yalnızca bunun özelliklerinden biridir) özetlemek için daha önce şiddet konusunda ele alınmış olan çift yanlılık ilkesine geri dönüyoruz. Toplumumuzun tüm süreçleri arzunun çift yanlılığının bir yapıbozumu (deconstruction), parçalanması yönünde gelişiyor. Hazda ve simgesel işlevde bütünleşen arzunun çift yanlılığı iki anlamda da aynı mantık uyarınca bozguna uğratılıyor: Arzunun tüm olumluluğu ihtiyaç ve tatmin zincirinden geçiyor ve burada yönlendirilmiş erekselliğe bağlı olarak çözülüyor; arzunun tüm olumsuzluğu ise denetlenemez bedenselleşmeye ya da şiddetin l’acting out’una (eyleme dökülmesine ç.n.) tekabül ediyor. Tüm sürecin derin birliği böylece aydınlanıyor: başka hiçbir varsayım hep birlikte “tüketim toplumu”nu belirleyen ve zorunlu olarak birbirine bağlı olduğu hissedilen, ama klasik antropolojik bir perspektifin mantığını açıklayamadığı, birbirlerini tutmayan fenomenlerin (bolluk, şiddet, keyif, depresyon) çoğulluğunu açıklayamaz.

Bazı şeylerin çözümlenmesini daha ileri götürmek gerek; ama burası yeri değil:

1. Global konversiyon süreci olarak, yani bir eksikliğin, kısmi nesneler olarak birbiri ardına kuşatılan tüm gösterenler/nesneler zincirine “simgesel” transferi olarak tüketimin çözümlenmesi.

2. Bir beden ve modernliğin sisteminde bedenin nesne statüsü kuramından hareketle, kısmi nesne kuramını bedenselleştirme süreçlerine –burada da kuşatma ve simgesel transfer doğru genelleştirmek. Bu beden kuramının tüketim kuramı için vazgeçilmez olduğunu gördük; çünkü tüm çift yanlılık süreçlerini içinde barındırıyor: Hem erotikleştirilmiş ilgi nesnesi olarak kuşatılıyor hem de kaygı ve saldırganlık nesnesi olarak “bedensel olarak” (somatik olarak) kuşatılıyor.

“Bunu tamamıyla klasik buluyordu bir psiko-somatikçi: Baş ağrınıza sığınıyorsunuz. Bu herhangi başka birşey de olabilirdi: Örneğin bir kolit, uykusuzluklar, kaşıntılar ya da çeşitli egzamalar, cinsel sorunlar, şişmanlık, solunum, hazım, kardiyovasküler rahatsızlıklar. Ya da yalnızca en sık rastlanan şey olarak bastırılamaz bir yorgunluk”.

Depresyon anlamlı bir şekilde çalışma zorlamasının sona erdiği tatmin zamanının başladığı (başlamak zorunda olduğu) anda ortaya çıkar (genel müdürlerin cuma akşamından pazartesi sabahına kadar süren migrenleri, “emekliler”in intihar etmeleri ya da çabucak ölmeleri vb...). Apaçık birşey daha var: “boş zaman etkinlikleri zamanı”, bugünkü kuramsal, ritüel boş zaman talebinin ardında giderek büyüyen bir çalışma, etkinlik talebi, kompülsif bir “yapma” ve “eyleme” ihtiyacının geliştiğini görüyor; öyle ki sofu ahlakçılarımız bunda hemen çalışmanın insanın “doğal görevi” olduğunun kanıtı olduğunu gördüler. Ekonomik olmayan bu çalışma talebinde ifade edilen, dinlenmede tatmin olmamış tüm saldırganlıktır. Aslında bu saldırganlık, arzunun çift yanlılığının derinliklerinden geldiği için boş zamanda çözülemez, çalışma talebi, çalışma “ihtiyacı” olarak yeniden formüle edilir ve arzuya cevap vermediği bilinen ihtiyaç çevrimiyle bütünleşir.

Şiddetin, güvenliği yüceltmek için evcil kullanıma dönüşebilmesinde olduğu gibi nevroz olarak yorgunluk da kültürel bir ayrıcalık belirtisi haline gelebilir. O zaman, öncelikle kültürlü ve ayrıcalıklılarda önem kazanan yorgunluk ve tatmin ritüelidir (ayrıca bu kültürel “kandırmaca”nın yayılması oldukça hızlı bir şekilde gelişir). Bu aşamada yorgunluk hiç de anomik değildir ve anomik yorgunluk hakkında söylemiş olduğumuz hiçbirşey bu “mecburi” yorgunluk için geçerli değildir: Mecburi yorgunluk “tüketilen” yorgunluktur ve toplumsal mübadele ve toplumsal konum ritüleinin içinde yer alır."

Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev.:Hazal Deliceçaylı- Ferda Keskin, Ayrıntı yay., s.224

Bancini: I'm tired. Whew. O Lord. Oh, I'm awful tired...
(One Flew Over The Cuckoo's Nest, Milos Forman, 1975)

04 Mayıs 2009 Pazartesi

1 Mayıs'ta da 8 Mart'ta da

1 Mayıs'ta Ankara'da toplanan feminist kolektiften bir grup kadının elindeki “8 Mart Tatil Olsun!” pankartı, gündemimizde genelde çok fazla yer bulamayan bir konuyu hatırlattı. Özellikle Rusya’da oldukça renkli olarak kutlanan ve tatil ilan edilen bu gün (ki orada, Sovyet döneminden bu yana kutlanan şekli “Emekçi Kadınlar Günü”dür) Türkiye’de sanki “yeri yokmuş” hatta “makul değilmiş” gibi görmezden gelinir.

















Bugün hala 8 Martın "resmice" yaşamımıza teğellenmiş hali " kadınlar günü" olarak bildiğimiz. Vitrinlerde indirimler ve mor renkli süsler. Bazı bazı sevgililerin, iş arkadaşlarının, oğulların falanın da çiçek alıp verdiği bir sıradan gün, tıpkı benzerleri gibi. Ama 8 Martın asıl hikayesi 1857 yılında başlar; NewYork'taki bir tekstil fabrikasında grevde olan 400 işçiyi ablukaya alan ve onları içeriye hapseden polis, ardından çıkan yangında içeride çoğu kadın 129 işçinin ölümüne sebep olur. Bu olayın yıldönümü, yaklaşık 50 sene sonra Danimarka'da toplanan II. Enternasyonal kadınlar toplantısında Clara Zetkin'in önerisiyle "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kabul edilir ve 1977 senesinde ise Birleşmiş Milletlerce "Dünya Kadınlar Günü" olarak tescillenir.


































Türkiye’de ise 1857’deki olayların bir benzeri 29 Aralık 2005'te Bursa'da yaşanır; Bir tekstil atölyesinde gece mesaisi yapan 10 kadından 5'i can verir;

Ayşe Denizalan (15), Sadife Düdüş (18), Gülden Çiçek (21), Necla Özveren (27), Sevgi Sesli (32)

Atölye sahibi kapıyı kadınların üzerine kilitlemiştir ve içeride onları bitmek bilmez mesaileriyle başbaşa bırakmıştır. Kadınlar sigortasızdır, bazıları 18 yaşından küçüktür ve 16 saati bulan mesailerle çalışıyorlardır.

1857 senesiyle 2005 senesi arasındaki 148 yıllık bu boşluğun, unutulmuşların, üzerlerine kilit vurulmuşların hatırlanması ve bu taşlaştıran hor görmenin katil ve azmettiricilerine hatırlatılması için evet, 8 Mart tatil olsun!

24 Nisan 2009 Cuma

Zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim

"Tükenmişlik Sendromu" (Burnout) artık hemen hepimize o kadar aşina bir kavram ki, herkes tükenmişlik hissi yaşadığından olsa gerek üzerine konuşmaya dahi mecal yok. "Kar ettiren hız" karşısında çalışanlar, açıkça makine ile rekabete sokuluyor ve elbette kazananlar çarklar ve çipler, kaybedilen ise akıl sağlığı ve hayat oluyor. Çalışma stresi üretim çarkını yağlıyor fakat aşırı ısınan parçaları da arada soğutmak gerekiyor, bu şekliyle de senelik izin şeklinde bahşedilen dinlenme dönemleri rekreasyon periyodu olarak "verim" zincirine eklenivermiş oluyor.



Belki de sonunda tatile gidiyor olmamdan dolayı; zamanı ya da daha çok zamansızlığı, Amerikan hayatının çılgınca hızlanmasını düşünmeden edemiyorum. Ekonomist Juliet Schor 1993’te, Fazla Çalışan Amerikalılar: Boş Zamanın Beklenmedik Azalışı (The Overworked American: The Unexpected Decline of Leisure) adlı kitabında, en azından hâlâ işi olanlar için, her açıdan sadece daha da kötüleşen bu yaygın soruna işaret ediyor.

“Zamanını Geri Al” örgütü (www.timeday.org) ortalama Amerikalıların yaklaşık dokuz tam hafta ya da başka bir açıdan bakılırsa Batı Avrupalılardan 350 saat daha fazla çalıştığını öngörüyor. Çalışan Amerikalılar yılda ortalama iki haftadan biraz fazla tatil yapıyorlar, Avrupalılar ise beş altı hafta. Zamanını Geri Al hareketinin talepleri arasında tüm Amerikalı işçiler için asgari üç haftalık ücretli yıllık izin var.

Amerikalılar neden bu şekilde, bitap düşürücü saatler boyunca çalışıyorlar? İşçi sendikalarının azalışı kesinlikle bir etken, ancak Teresa Brennan’ın Küreselleşme ve Dehşetleri: Batı’da Günlük Hayat (Globalization and its Terrors: Daily Life in the West) adlı kitabında ileri sürdüğü gibi zaman hırsızlığı kapitalist küreselleşmenin yapısal bir koşuludur. “Üretimin hızı ile iş gücü dâhil doğal kaynakların yeniden üretiminin bu hıza ayak uyduramama durumu” arasında süre giden bir gerilim olduğunu yazıyor.

Sağlık, eğitim ve sosyal refaha yapılan yatırımlar yoluyla iş gücünün yeniden üretilmesinin masrafları, “kâr elde ettiren hıza bir engel” oluşturur. Kapitalizm, hız ve yeri insanların ve eşyaların yeniden üretilmesi için gereken zamanın yerine koyarak, yerel kaynakları tükettikten sonra başka bir yere taşınarak bu gerilimi çözmeyi dener.

Bu arada üretimin artan teknolojik hızı Brennan’ın “biyolojik düzensizlik” dediği şeye yol açar. “Makine ne kadar hızlı çalışabilirse tüm üretim bileşenlerini (insan gücü dâhil) aynı hızda çalıştıracak teşvik o kadar büyük olur.” Bu hıza yetişmeyi denerken, beyin/vücut sorunu, vücuda düzensizleşmesini -yeterli uyku, beslenme ve boş zaman olmadan yaşamasını- emreden beynin bir sorunu olur. Sonuç psikolojik stres, stresle ilişkili hastalıklar ve toplumun çökmesidir.

Kendi hayatımda biyolojik düzensizliğin ana aracı bilgisayar, özellikle de elektronik postanın artan önemidir. Evet, tabi ki, elektronik posta güçlü bir politik örgütlenme ve iletişim aracıdır; ona övgüler yağdırabilirim ve yağdırıyorum ancak hızlanmanın asıl kaynağıdır ve işle ev, çalışmayla boş zaman arasındaki sınırları kolayca siler.

Hızlı ve daha da hızlanıyor; bir yetişme mücadelesi. Günün sonunda bir bitirme hissi yok. Onun sayesinde daha mı iyi düşünüyorum? Kesinlikle hayır. Eleştirel okuma ve düşünme için ayırdığım ya da bir dost veya iş arkadaşıyla bir fincan kahve içmek için dışarıya çıktığım ve belki de bazı yeni eylemlere veya fikirlere ulaşacağım zamandan yiyor.

Kahvehaneler bile internet kafeye dönüştürüldü. Sanal ortam, hak iddia etmemiz gereken yeni bir kamusal alan olabilir ancak kahvehaneler, meyhaneler, parklar, meydanlar ve mahalleler gibi eski kamusal alanların yerini zor doldurur.

“Biyolojik düzensizleşme” ve hızlanmanın politika yapma şeklimiz üzerinde de sorunlu etkileri olabilir:

“Biyolojik düzensizleşme ve hızlanma, politik aktivistlerin çoğu zaman başına gelen tükenmişlik sendromunu* yoğunlaştırıyor. Çalıştığım kadınların sağlığı çevrelerinde, kendi fiziksel ve ruhsal sağlığımızın gündemdeki son şey olduğu aramızda yaptığımız değişmez bir şakadır.

“Suç kültürünü kuvvetlendiriyor. Eğer stresli değilseniz bir tembel olmalısınız. Çılgınca fazla çalışmak, tehlikeli bir durumdan ziyade bir şeref nişanı.

“Hoşgörü, sabır ve cömertlik kapasitesini; politik mücadelenin yükseliş ve düşüşleri boyunca sürecek kişisel ilişkiler kurmak için gerekli toplumsal bağ kapasitesini azaltıyor. Çılgın koşuşturmada, koşuşturma bizi çıldırtıyor.

“Politik alanları ulaşılmaz yapıyor. İçinde dinlenmeye ve eğlenceye yer olmayan aralıksız politik çalışmanın aceleci, nefes nefese hızına yetişmek, özürleri olan insanlar, küçük çocukları olan aileler ve yaşlı insanlar için genellikle zordur. Politik aktivistlerin de yenilenmeye ihtiyacı var.

Farklı bir hayat şekli, Brennan’ın tarif ettiği küreselleşme terörüne bir alternatif oluşturmak istiyorsak, o zaman ilerleyen gündeme kararlıca zaman ayırmak kadar kendi zamanımızı da geri almak zorundayız. Eğer zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim.

Betsy Hartmann

----------------
* Burnout denilen mesleki tükenmişlik sendromu, kısaca kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi olarak açıklanabilir, www.cvtr.net (ç.n.)

-- Betsy Hartmann, Hampshire Koleji’nde Nüfus ve Gelişme Programı’nın yöneticisi ve kadınların sağlığı hareketinde yazar ve aktivisttir.


çeviri: duygu (feminist kadın çevresi)
kaynak: http://www.znet-turkiye.org/

Hayatın Mekaniği